Eserin adı: El-Mizan Fî Tefsir-il Kur'an 5. Cilt

Yazan: Allame Seyyid Muhammed Hüseyin TABATABAÎ

Çeviri: Vahdettin INCE

Tashih-Tatbik: Abbas KAZIMI, Musa GÜNEŞ, Seyyid Seccad KARAKUŞ

Yayınevi: Kevser

Telif Hakkı Saklıdır

Allâme Muhammed Hüseyin TABATABAI

El-MÎZÂN

FÎ TEFSÎR-IL

KUR'ÂN

Mütercim:

Vahdettin INCE

Tashih-Tatbik:

Abbas KAZIMI - Musa GÜNEŞ

Seyyid Seccad KARAKUŞ

KEVSER

 

Nisâ Sûresi 77-80 ...............................................................5

 

77- Kendilerine, elinizi savaştan çekin, namaz kılın ve zekât

verin, denenleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden

bir kısmı hemen Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir

korku ile insanlardan korkmaya başladılar da; "Rabbimiz! Savaşı

bize niçin yazdın! Bizi yakın olan ölümümüze dek geciktiremez

miydin?" dediler. De ki: "Dünya geçimliği azdır, ahiretse sakınanlar

için daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar bile zulmedilmez."

 

78- Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; hatta isterseniz

sağlamlaştırılmış yüksek kalelerde olun. Onlara bir iyilik gelirse,

"Bu, Allah'tandır" derler; başlarına bir kötülük gelince de, "Bu,

sendendir (sen Peygamberin yüzündendir)" derler. De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu adamlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya

yanaşmıyorlar?!

 

6..............................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

79- Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise

kendindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah

yeter.

 

80- Kim Peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur. Yüz

çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!

 

AYETLERIN AÇIKLAMASI

 

Bu ayetler, daha önceki ayetlerle bağlantısız değildir ve o ayetler

grubuyla bir bütün oluşturuyor. Her iki grubun akışı da aynıdır.

Dolayısıyla bu ayetlerde, zayıf imanlı müminlerden oluşan bir başka

grubun durumu gözler önüne seriliyor. Bu bağlamda, ayetlerin

öğüt ağırlıklı, dünyanın geçiciliğini ve ahiret nimetlerinin kalıcılığını

vurgulayıcı olduğunu gözlemliyoruz. Ayrıca bu çerçevede iyilikler

ve kötülüklerle ilgili Kur'ânî bir gerçek de açıklığa kavuşturuluyor.

"Kendilerine elinizi savaştan çekin... denenleri görmedin mi?

...hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar." Ayette

geçen "el çekme" deyimi, savaşmaktan ka-çınmaktan kinayedir.

Bunun nedeni, savaş sırasında yapılan eylemlerin eller aracılığıyla

gerçekleştiriliyor olmasıdır. Bu ayet gösteriyor ki, başlangıçta

kâfirlerin saldırıları, haksızlıkları müminlerin gücüne gidiyordu.

Bu tür baskılara karşı sabretmekte ve kılıçları kınlarından çekip

karşı koymamakta güçlük çekiyorlardı.

Dolayısıyla yüce Allah bu ayette bundan kaçınmalarını, namaz

ve zekât gibi dinin şiarlarını (nişanelerini, sembol ibadetlerini) yerine

getirmelerini emretti. Çünkü dinin güçlenmesi, sağlam bir

zemine oturması buna bağlıydı. Işte o zaman yüce Allah, din düşmanlarına

karşı cihat etmelerine izin verecekti. [Ama şimdi, temelleri

sağlamlaştırmanın zamanıydı.] Aksi takdirde dinin iskeleti

çözülecek, temelleri yıkılacak, parçaları darmadağın olacaktı.

Görüldüğü gibi bu ayetlerde, bunlara şöyle kınayıcı bir eleştiri

yöneltiliyor: Bunlar var ya! Bunlar, düşmana karşı çıkmak için yeterli

sayısal ve donanımsal hazırlıkları bulunmadığı bir sırada kâfir-

Nisâ Sûresi 77-80 ................................................................................ 7

lerle savaşmak için acele eden, kılıcını çekmekten kendisini alamayan,

eziyetlere tahammül edemeyen kimselerdir. Fakat kâfirlerle

savaşmaları farz kılınınca, içlerindeki bir grup, kendileri gibi

insan olan düşmanlardan Allah'tan korkar gibi, hatta ondan daha

da şiddetli bir şekilde korkarlar.

 

"Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın!... dediler." Ifadenin zahiri bu

cümlenin, "içlerinden bir kısmı" ifadesine atfedilmiş olduğunu

gösteriyor. Özellikle, ayetin akışının muzari fiilinden (insanlardan

korkuyorlar), mazi fiiline (dediler) geçiş yapmak suretiyle değişmesi

bu ihtimali güçlendiriyor. Şu hâlde, bu sözü söyleyenler, savaşmak

için can atan, sabretmekte güçlük çeken, bu yüzden savaştan

kaçınma emrine muhatap olan kimselerdir.

"Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın olan ölümümüze

dek geciktiremez miydin?" ifadesinin, onların davranış lisanlarının

(lisanı hâllerinin) sözlü bir anlatımı olması muhtemeldir.

Ama aynı şekilde, bu sözü bizzat söylemiş olmaları da mümkündür.

Biz biliyoruz ki, Kur'ân bu tür anlatım tarzlarının tümünü kullanır.

Insanın doğal ömrünü tamamlayarak ölmesi demek olan "ecel"

kelimesinin "yakın" vasfıyla nitelendirilmesi ile, onların öldürülmekten

kurtulup kısa bir süre yaşamayı istedikleri

kastedilmiyor. Tersine, onların bununla söylemek istedikleri şudur:

"Eğer biz öldürülmeksizin doğal ömrümüzü tamamlayarak ölmüş

olsak bu, kısa bir yaşamaktan ve yakın bir süreden başka bir şey

değildir. Şu hâlde Allah, neden bu kısa hayatı yaşamamıza razı

olmuyor, bizi öldürülme sınavıyla karşı karşıya bırakıyor, ölümümüzü

çabuklaştırıyor?"

 

Bu sözü söylemiş olmalarının nedeni, gönüllerinin dünya hayatına

bağlı olmasıdır. Dünya hayatı ise Kur'ân literatüründe az bir

yararlanma olarak tanımlanır; az bir süre yararlanılır, sonra çarçabuk

tükenir, varlığından eser kalmaz. Onun ötesinde ise ahiret hayatı

vardır; gerçek ve kalıcı hayat, dolayısıyla daha iyi bir hayat. Onlara,

"De ki..." sözüyle başlayan bir ifadeyle cevap verilmiş olması

 

8 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

da bunu vurgulamaya dönüktür.

"De ki: Dünya geçimliği azdır..." Burada Peygamberimiz efendimize

(s.a.a), adı geçen zayıf karakterlilere, basit ve kısa dünya hayatını,

Allah yolunda savaşma, cihat etme onuruna tercih etmenin

yanlışlığını ortaya çıkaracak şekilde cevap vermesi emrediliyor.

Kısaca verilmek istenen mesaj; imanları hususunda dikkatli davranmaları

ve imanlarına zarar verecek her şeyden kaçınmaları gerektiğidir.

Dünya hayatı bir yararlanma, bir metadır. Ahiretle karşılaştırıldığında,

kısa süre yararlanılan bir geçimlik olduğu net bir

şekilde görülür.

Ahiret ise, Allah'tan korkup günahlardan sakınanlar açısından

daha hayırlıdır. Şu hâlde onların da, kısa süreli bir yararlanmadan

ibaret olan dünya geçiminden daha hayırlı olan ahireti tercih etmeleri

gerekir. Çünkü onlar her şeye rağmen mümindirler ve takva

yolu üzerinde bulunmaktadırlar. Bunu yapmamaları bir tek şeyle

izah edilebilir. O da yüce Allah'ın kendilerinden öç almasından ve

haklarında zulmetmesinden korkmaları, bu yüzden ellerindeki

somut metaı, vaat edilen daha hayırlı nimetlere tercih etmeleridir.

Ama korkmaları yersizdir. Çünkü yüce Allah, hiç kimseye kıl kadar

zulmetmez.

Bu açıklamalardan sonra "sakınanlar için" ifadesinin, sıfatın

mevsuf (nitelenen) yerine konuluşuna bir örnek olduğu belirginleşiyor.

Bununla güdülen amaç, verilen hükmün sebebine delâlet

etmek ve nesnel karşılığıyla tam örtüştüğü iddiasında bulunmaktır.

Buna göre ifadenin takdirî açılımı -Allah doğrusunu daha iyi bilir-

şöyledir: Ahiret sizin için daha hayırlıdır. Çünkü iman etmiş olmanızdan

dolayı, takva ehli olmanız gerekmektedir. Takva ise,

ahiretin içerdiği hayırları elde etmenin nedenidir. Dolayısıyla "sakınanlar

için" ifadesi, muhataplarına yönelik göndermede bulunma

nitelikli bir kinaye konumundadır.

"Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; hatta isterseniz sağlamlaştırılmış

yüksek kalelerde olun." Ayetin orijinalinde geçen "burûc"

kelimesi, "burc" kelimesinin çoğuludur; kalelerin üzerinde inşa edi-

 

Nisâ Sûresi 77-80 .............................................................. 9

 

len yapılar anlamına gelir. Bu tür binalar, düşman saldırılarını püskürtmek

için mümkün olduğunca sağlam inşa edilir. Aslında kelimenin

etimolojik kökeninde "açıklık" anlamı vardır. Nitekim süs

eşyalarını vb. açığa vurmaya "teberruc" denilmesi de bundan dolayıdır.

Yine ayette geçen "muşeyyede" kelimesi, yükseklik anlamını

ifade eder. Bunun da etimolojik kökeni "eş-şeyd", yani kireçtir.

Çünkü kireçle hem bir yapı sağlamlaştırılır, hem yükseltilir, hem

de süslenir. Buna göre, ayette geçen "el-buruc-ul müşeyyede",

gelmekte olan her türlü düşman saldırısı karşısında insanın sığınmak

durumunda olduğu kaleler üzerinde yükseltilen sağlam

binalar demektir.

Ifadenin temel dayanağı, istenmeyen bazı şeylerden korunma

amacıyla sığınılan bir olgunun örnek verilmesi ve bunun her türlü

istenmeyen olgulara karşı sağlam bir sığınak işlevini gören şeylere

örnek olarak algılanmasıdır. Buna göre, elde ettiğimiz anlamı şöyle

özetleyebiliriz: Ölüm öyle bir şeydir ki, sizi bulmaması diye bir

şey olmaz. Hangi sağlam, muhkem sığınağa sığınsanız da ondan

kurtulamazsınız. Dolayısıyla savaşa katılmamanız ve size savaşın

bir yükümlülük olarak farz kılınmaması durumunda ölümden yana

güvencede olacağınıza, size ilişmeden onu savuşturacağınıza ilişkin

ham bir kuruntuya kapılmamanız gerekir. Çünkü Allah'ın [sizin

yaşama süreniz olarak] belirlediği vakit yani ecel elbette gelecektir.

"Onlara bir iyilik gelirse, 'Bu, Allah'tandır' derler..." Ayetin sonundaki

bu iki cümle, onların havadan söyledikleri diğer iki yanılgıya

ve yanlış düşünceye işaret etmektedir. Yüce Allah, bunu onlar adına

anlatmakta ve Peygamberine, insana ilişen iyilik ve kötülük olgularının

gerçek mahiyetini açıklamak suretiyle onların bu kuruntularına

cevap vermesini emretmektedir.

Ayetlerin akışındaki bütünlük, bunu, yukarıda sözü edilen zayıf

karakterli bazı müminlerin söylemiş olmalarını gerektirmektedir;

ister bu sözü davranış lisanıyla (lisanı hâlle) söylemiş olsunlar, is-

 

10 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

 

ter sözlü olarak. Bunda yadırganacak bir şey yok. Nitekim Hz. Musa'ya

(a.s) da benzeri bir söylemle cephe alınmıştı. Yüce Allah, bu

olayı şöyle anlatmaktadır: "Onlara bir iyilik geldigi zaman, bu bizimdir

(kendi bilgi ve davranışlarımızla bunu elde ettik) derler;

kendilerine bir kötülük gelince de, Musa ve onunla beraber olanları

ugursuz sayarlardı. Iyi bilin ki, onların ugursuzlugu Allah katındadır;

fakat çokları bilmezler." (A'râf, 131)

Başka ümmetlerin de peygamberlerine karşı bu tür bir davranış

içine girdikleri rivayet edilmiştir. Islâm ümmeti de peygamberine

karşı sergilediği tutum bakımından geçmiş ümmetleri aratmamıştır.

Ulu Allah, "Kalpleri birbirine benzedi." (Bakara, 118) buyurmuştur.

Bu bağlamda Islâm ümmeti, daha çok Israiloğullarına

paralel düşmüştür. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Onlar

kertenkele deliğine girseler, siz de oraya girersiniz." Bununla ilgili

olarak Şiî ve Sünnî kaynaklardan derlediğimiz birçok rivayeti daha

önce zikrettik.

Tefsir bilginlerinin büyük bir çoğunluğu, bu ayetlerin Yahudiler

yahut münafıklar veya her iki grup hakkında indiğini kanıtlamak

için yoğun bir çaba içine girmişlerdir. Fakat, ayetlerin akış bütünlüğünün

bu ihtimali reddettiğini görmüş bulunuyorsun.

Her hâlükârda, tefsirini sunduğumuz ayet, akışı itibariyle, iyilik

ve kötülükten maksadın, yüce Allah'a isnat edilebilecek olgular

olduğuna tanıklık etmektedir. Bu tür Müslümanlar ise bir kısmını

yani iyiliği Allah'a, diğer bir kısmını yani kötülüğü de Hz. Peygambere

(s.a.a) isnat ediyorlar. Buradan hareketle anlıyoruz ki, onların

kastettikleri iyilik ve kötülükler, Peygamberimizin kendilerine

gelmesinden, dinin kurumlarının temellerini atıp yükseltmesinden,

davayı yaymasından ve cihadı tavsiye etmesinden sonra karşılarına

çıkan olaylardır. Galip geldikleri kimi savaş ve çatışmalarda elde

ettikleri fetih, zafer ve ganimetler; yenilgiye uğradıkları diğer

bazı savaşlarda da yaşanan öldürülmeler, yaralanmalar ve kayıplar

yani. Kötülükleri Peygambere isnat etmelerinin anlamı, onu

uğursuz saymak ya da zayıf görüşlü ve tedbirsiz bulmaktır.

 

Nisâ Sûresi 77-80 .................................................................... 11

 

Yüce Allah, Peygamberine (s.a.a) onlara şu cevabı vermesini

emrediyor: "De ki, hepsi Allah'tandır." Bunlar, evrensel düzeni yönlendiren

iradenin düzenlediği olaylar ve felâketlerdir. Evrensel düzenin

yönlendiricisi de tek ve ortaksız Allah'tır. Varlıklar varoluşları,

kalıcılıkları ve karşılaştıkları olaylar itibariyle başkasına değil, yüce

Allah'ın iradesine tâbidirler. Kur'ân'ın öğretisinden bunu anlıyoruz.

Ardından bu adamların kıt anlayışlılıkları, bu gerçeği algılamadaki

yetersizlikleri, anlayışsızlıkları karşısında şaşkınlığı ifade eden

bir soru yöneltiliyor: "Bu adamlara ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamaya

yanaşmıyorlar?"

"Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise kendindendir."

Onların hemen hiçbir söz anlamadıkları belirtilip, işin aslını ortaya

koyma amaçlandığından, onların idraksiz olmaları hesaba

katılarak hitabın hedefi olmaktan çıkarılıyorlar ve hitap doğrudan

Peygamberimize (s.a.a) yöneltiliyor; bu bağlamda ona isabet eden

iyilik ve kötülüklerin gerçek mahiyetleri açıklanıyor. Buna göre bütün

varlıklar, en azından mümin, kâfir, salih (iyi), kötü, peygamber

veya başkası olarak bütün insan bireyleri üzerinde egemen olan

varoluşsal hükümler açısından, Peygamberin (s.a.a) bir ayrıcalığı,

farklı bir konumda olması söz konusu değildir.

Buna göre, insanın öz doğası gereği hoş karşıladığı, güzel gördüğü

sağlık, nimet, güvenlik ve konfor gibi olgular anlamında iyiliklerin

tümü yüce Allah'tandır. Hastalık, alçaklık, düşkünlük ve

fitne gibi insana hoş gelmeyen olgular anlamında kötülükler de

sonuçta insana gelip dayanırlar, yüce Allah'a değil. Bu açıdan ayetin,

içerik bakımından şu ayete yakın olduğunu görüyoruz: "Bu, bir

millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) degiştirmedikçe,

Allah'ın da onlara verdigi nimeti degiştirmeyeceginden

ve Allah'ın işiten, bilen olmasından dolayıdır." (Enfâl, 53) Fakat

bu değerlendirme, bütün iyilik ve kötülüklerin başka bir genel

perspektifle Allah'a döndürülmesi gerçeği ile çelişki oluşturmaz.

Bu konuyu ilerde etraflıca açıklayacağız.

"Seni insanlara elçi gönderdik." Senin bizim katımızdan yana, el-

12 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

çi olmaktan başka bir özelliğin yok. Görevin de ilâhî mesajı açık bir

şekilde duyurmaktır. Senin misyonun elçiliktir. Bunun dışında başka

bir misyonun yoktur. Ayrıca emir konusunda, yasama ve evrensel

hükümranlık noktasında herhangi bir yetkiye sahip değilsin.

Dolayısıyla, uğur ve uğursuzluk bağlamında bir etkinliğin olmaz.

Sen insanlara kötülük iliştiremez, onlara yönelmiş iyilikleri alıkoyamazsın.

Bu bakımdan ifade, "Bu, sendendir." diyerek kötülükleri

Peygamberimizden (s.a.a) kaynaklanan bir uğursuzluk olarak algılayan

söz konusu kişilere yönelik bir cevap niteliğindedir ve bu cevap,

"şahit olarak da Allah yeter." sözüyle pekiştiriliyor.

"Kim Peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur." Bu cümle,

bir yeniden başlama niteliğindedir. Fakat önceki ayette geçen

"Seni insanlara elçi gönderdik." ifadesinin pekiştirilmesi de amaçlanıyor.

Önceki ayetin hükmünün gerekçesi açıklanıyor bir bakıma.

Demek isteniyor ki, sen bizim tarafımızdan gönderilmiş bir elçiden

başka bir şey değilsin. Dolayısıyla bir elçi olduğun için sana itaat

eden, Allah'a itaat etmiş olur. Kimileri burun kıvırıp yüz çevirirlerse,

biz seni onların başına bekçi olman için göndermedik.

Bundan da anlaşılıyor ki, "Kim Peygambere itaat ederse..." ifadesi,

sıfatın mevsuf (nitelenen) yerine konuluşuna bir örnek oluşturmaktadır.

Böylece hükmün gerekçesine işaret etme hedeflenmiştir.

Tıpkı "ahiretse sakınanlar için daha hayırlıdır ve size kıl

payı kadar bile zulmedilmez." cümlesinde olduğu gibi. Dolayısıyla

"Seni... gönderdik." ifadesindeki muhataba yönelik hitaptan, "Kim

Peygambere itaat ederse..." ifadesindeki üçüncü tekil şahsa

(gayip siygasına), ondan da "seni... bekçi göndermedik." ifadesindeki

ikinci tekil şahsa (muhatap siygasına) doğru bir geçiş yapılmış

olmaksızın ayetlerin akışı normal seyrini devam ettirmektedir.

IYILIK VE KÖTÜLÜKLERIN ALLAH'TAN OLMASI NE

ANLAM IFADE EDER?

Bana öyle geliyor ki, insanın güzellik kavramının farkına var-

Nisâ Sûresi 77-80 ................................................................................................... 13

ması, ilk defa kendi türüne yönelik gözlemleri esnasında gerçekleşmiştir.

Insan denen türün yaratılışındaki denge olgusunu, tüm

organların belli bir uygunluk içinde vücuttaki yerlerini almış olmasını,

özellikle yüzdeki organlar arası ahengi kastediyoruz. Bunun

dışında insan, doğadaki diğer somut olguların şahsında da bu anlamı

gözlemlemiş, algılamıştır. Sonuç itibariyle güzellik, bir şeyin

doğası itibariyle amacına uygun olması demektir.

Insan yüzünün güzel olması demek, göz, kaş, kulak, burun ve

ağız gibi organların olmaları gereken bir nitelik veya durum üzere

ve birbirleriyle uyum içinde olmaları demektir. O zaman insanın

canı ona doğru çekilir, tabiatı ona eğilim gösterir. Bir şeyin bunun

aksi bir durumda olması da kötü, kötülük ve çirkin gibi yerine göre

kullanılan ifadelerle nitelendirilir. Şu hâlde kötülük, adem nitelikli

[varlıktan yoksun] bir anlamdır. Buna karşılık güzellik varoluşsal

bir anlamdır.

Daha sonra bu niteleme tüm itibarî eylem ve anlamları, toplumsal

koşullarda öngörülen tanımlamaları kuşatacak şekilde genelleştirilmiştir.

Burada da değerlendirme ve nitelemenin esasını,

bir şeyin insan hayatının mutluluğu veya bu hayattan yararlanma

olarak tanımlayabileceğimiz toplumsal hedeflere uygunluğu veya

uygun olmayışı oluşturur. Meselâ adalet güzeldir. Hakkedene iyilikte

bulunmak güzeldir. Eğitim, öğretim, öğüt vb. olgular güzeldirler.

Zulüm, haksızlık gibi olgular da kötü ve çirkin şeylerdir. Bunun

nedeni birinci gruptaki olguların insan mutluluğu veya insanın toplumsal

koşullarda yararlanması amacına uygun olmaları, ikinci

gruptaki olguların da bu amaca uygun olmayışlarıdır.

Güzel olarak nitelenen kısım ve onun karşısında yer alan çirkin

olaylar, toplumsal amaca uygunluğu dolayısıyla bu vasfı kazanan

fiile bağlıdırlar. Dolayısıyla toplumsal amaç ve hedeflere uygunluğu

sürekli ve kalıcı olan fiillerin güzellikleri de sürekli ve kalıcıdır.

Buna adaleti örnek gösterebiliriz. Diğer bazı fiillerin de çirkinliği öyledir;

örneğin zulüm.

Bazı fiillerin durumu, zamana, duruma, yere veya topluma gö-

14 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

re değişkenlik arz eder. Örneğin gülmek, şakalaşmak dostlar arasında

güzeldir, büyük şahsiyetlerin yanında değil. Sevinç ortamlarında

güzeldir, matem ortamlarında değil. Mescitlerde ve mabetlerde

de bu tür davranışlar çirkin kaçar. Zina ve içki batılılara göre

güzeldir; ama Müslümanlar arasında bu tür fiiller çirkindir.

Bu bakımdan, "Güzellik ve çirkinlik kavramları sürekli değişirler,

değişkenlik arz ederler. Bu kavramlar açısından kalıcılık, süreklilik

ve bütünsellik söz konusu değildir." iddiasını ortaya atan ve

adaletle zulüm gibi kavramlar hakkında bu iddiayı kanıtlamak için,

"Toplumsal bazı kabullerin uygulanışı bağlamında kimi toplumlara

göre adalet olarak değerlendirilen bir husus, başka bir

toplumun, toplumsal kabulleri gereğince pratize edilen birtakım

uygulamalar çerçevesinde adalet olarak değerlendirilen hususla

farklı olur. Dolayısıyla adalet anlamının dayandığı belli bir zemin

yoktur. Söz gelimi zina suçunu kırbaçla cezalandırmak, Islâm açısından

adalettir. Ama bu uygulama Batılılara göre adalet değildir."

diyenlerin bu sözlerine kulak asmamalısın.

Çünkü bunlar meseleyi karıştırıyorlar. Kavram ile onun objektif

karşılığını ayırt edemiyorlar. [Şöyle ki, adalet kavramı Müslümanlara

göre de iyidir, Batılılara göre de. Yine zulüm her iki grubun da

yanında kötüdür. Ne var ki bu iki topluluk neyin adaletle, neyin de

zulümle nitelenmesi hususunda farklı düşünebilirler. Meselâ, Müslümanlar

zinayı zulüm olarak nitelendirirken, Batılılar onu öyle değerlendirmeyebilirler.

Bu ise, onların zulmü iyi bilmeleri anlamına

gelmez.] Anlayışı bu düzeyde olanlara da söyleyecek sözümüz yoktur.

Insan, toplum üzerinde etkili olan faktörlerin değişmesi hasebiyle

toplumsal kuralların bir kerede veya aşamalı olarak değişmesini

onaylar; fakat adalet niteliğinin kendisinden soyutlanmasını

ve zalim diye adlandırılmasını onaylamaz. Bir zalim tarafından

kabul edilir bir gerçeğe dayanmadan sergilenen herhangi bir zulümden

hoşlanmaz ve onu onaylamaz. Aslında konu daha da uzatılabilir.

Ancak sözü daha fazla uzatmamız, bizi daha önemli olan

Nisâ Sûresi 77-80 ................................................................................................... 15

bir husustan uzaklaştırır.

Daha sonra, güzellik ve çirkinlik kavramları, insanın, hayatı

boyunca değişik faktörlerin etkisiyle oluşup karşısına çıkan diğer

zihin dışı objektif olayları da kuşatacak şekilde genelleştirilmiştir.

Bunlar bireysel ya da toplumsal olaylardır. Bunların bir kısmı, insanın

arzularıyla örtüşür. Sağlık, sıhhat veya rahatlık gibi bireysel

ya da toplumsal hayatının mutluluğu açısından uygunluk arz ederler.

Bu yüzden iyilikler, güzellikler olarak isimlendirilirler. Bunların

bir kısmı da, yukarıdakinin tam aksi bir niteliğe sahip olur. Fakirlik,

hastalık, zillet veya tutsaklık gibi sıkıntı ve musibetler buna örnektir.

Bunlara kötülükler adı verilir.

Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan şu husus belirginlik

kazanıyor: Olgular veya fiiller, insan türünün kemaliyle yahut bireyin

mutluluğu veya başka bir şeyle ilintileri açısından iyi ve kötü niteliğini

alırlar. Şu hâlde güzellik ve çirkinlik izafî (göreceli) niteliklerdir.

Fakat bu izafîlik bazı alanlarda daimîdir, değişmez; diğer

bazı alanlarda ise değişkendir. Hakkeden birine mal bağışlamanın

güzel, hakketmeyen birine vermenin de çirkin, kötü olması örneğin.

Yine şu husus belirginlik kazanmış oldu ki, güzellik her zaman

için varoluşsal bir olgudur. Kötülük ve çirkinlik ise ademîdir, varlıktan

yoksundur; yani bir şeyin, insanın mizacına uygunluk ve uyumluluk

niteliğini yitirmesidir. Yoksa bir şeyin veya fiilin yapısı (kendisi,

özü), söz konusu uygunluk ve uyumluluğu bir kenara bırakırsak,

birdir ve temelde bir değişikliği yoktur. [Dolayısıyla bu şey veya fiil,

ne güzellikle nitelenir, ne de çirkinlikle.]

Meselâ deprem ve sel gibi felâketler bir kavmin başına geldiği

zaman, bunlar o kavmin düşmanları açısından güzel nimetler olarak

algılanırlarken, kendilerine yönelince çirkin ve kötü olarak algılanırlar.

Yine din perspektifinde tüm genel musibetler yeryüzünde

bozgunculuk yapan kâfirlerin veya azgın günahkârların başına gelince

mutluluk, bolluk; salih müminlerin başına gelince de mutsuzluk

ve sıkıntı olarak belirginleşirler.

16 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Yine bir diğer örnek olarak, bir yemeği yemek, kişinin kendi

malı ise, güzeldir, mubahtır. Fakat başkasının malından ve onun

rızası alınmadan yeniliyorsa çirkindir, haramdır. Çünkü başkasının

malını, onun rızası alınmadan yemekle ilgili yasağa veya sırf Allah-

'ın helâl kıldığı şeyleri yemekle ilgili emre uyma ile ilgisi kesilmiş

olur. Söz gelişi, bir kadınla bir erkek arasındaki cinsel birleşme evlilik

yoluyla gerçekleşiyorsa güzeldir, mubahtır. Fakat nikâhsız ve

zina şeklinde gerçekleşiyorsa, çirkindir, haramdır. Çünkü nikâhsız

birleşme şeklindeki eylem ilâhî yükümlülükle uygunluk niteliğini

yitirmiş olur. Şu hâlde güzellikler, olgulara ve fiillere ilişkin varlıksal

tanım ve nitelemelerdir. Kötülükler ise ademî (varlıktan yoksun)

tanım ve nitelemelerdir. Yoksa güzel veya çirkin, iyi veya kötü

niteliğine maruz kalan şeyin özü, aslı birdir.

Kur'ân'ın bakışı, yüce Allah dışındaki her şeyin O'nun tarafından

yaratıldığı şeklindedir. Nitekim şöyle buyuruyor: "Allah her şeyin

yaratıcısıdır." (Zümer, 62) "Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve

düzen vermiştir." (Furkan, 2) Bu iki ayet, her şeyin yaratılmış olduğunu

ortaya koyuyor. Bir diğer ayette de şöyle buyuruyor: "O (Allah)

ki, yarattıgı her şeyi güzel yapmıştır." (Secde, 7) Burada da yaratılan

her şeyin güzel olduğu vurgulanıyor. Bu güzellikten maksat

ise, hilkat için gereken, onun ayrılmaz bir parçası olan ve onun ekseni

etrafında dönen bir güzelliktir.

Şu hâlde her şey, yaratılıştan ve varoluştan pay aldığı oranda

güzellikten pay alır. Yukarıda üzerinde durduğumuz güzellik kavramına

ilişkin anlamı düşündüğümüzde, bunun daha bir açıklığa

kavuştuğunu görürüz. Şöyle ki: Güzellik, bir şeyin amacına ve

maksadına uygun olması, kendisiyle hedeflenen gayeyle tamtamına

örtüşmesi demektir. Varlık bütününün parçaları, evrensel

düzenin boyutları arasında tam bir uyum ve örtüşme vardır. Yüce

Allah, amacını bozacak şekilde parçaları arasında hiçbir uyumluluk

olmayan, birbirini geçersiz kılan bir şey yaratmaktan münezzehtir.

Yarattığı bir şeyin, O'nu aciz bırakması, akıllara durgunluk

veren şu olağanüstü düzenle güttüğü amacı iptal etmesi

Nisâ Sûresi 77-80 ................................................................................................... 17

düşünülemez.

Nitekim şöyle buyuruyor: "O tek ve her şeye üstün olan Allah'-

tır." (Zümer, 4) "O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir."

(En'âm, 18) "Ne göklerde, ne de yerde, Allah'ı aciz bırakacak bir

güç vardır. O bilendir, güçlüdür." (Fâtır, 44) Buna göre hiçbir şey Allah'ı,

yarattıklarıyla ilgili iradesi, kullarına ilişkin dilemesi hususunda

aciz bırakamaz, O'nu engelleyemez; O'na baskı kuramaz,

O'nun üstünde bir güce sahip olamaz.

Şu hâlde, varlık âlemindeki her nimet varlığı itibariyle güzeldir

ve yüce Allah'a nispet edilir. Aynı şekilde başa gelen her felâket de

kötüdür. Fakat bu felâket, özü itibariyle yani, yaratılmış varlıklara

egemen olan temel özellik (nispet) bakımından yüce Allah'a nispet

edilir. Gerçi başka bir nispetle kötü olarak nitelenir. Şu ayetlerin

vurgulamak istediği anlam budur: "Onlara bir iyilik gelirse, 'Bu, Allah'tandır.'

derler; başlarına bir kötülük gelince de, 'Bu, sendendir

(sen Peygamberin yüzündendir).' derler. De ki: 'Hepsi Allah'tandır.'

Bu adamlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya

yanaşmıyorlar?!" (Nisâ, 78) "Onlara bir iyilik gelince, 'Bu, bizim

hakkımızdır.' derler; eger kendilerine bir kötülük ulaşırsa, Musa

ve onunla beraber olanları ugursuz sayarlardı. Iyi bilin ki, onlara

gelen ugursuzluk Allah katındandır; fakat onların çogu bunu bilmezler."

(A'râf, 131) Bu konuya temas eden başka ayetler de vardır.

Kötülük bağlamına gelince; Kur'ân-ı Kerim, onu insanla

ilintilen-dirirken insan nefsine isnat eder. Meselâ tefsirini sunduğumuz

şu ayet, "Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük

ise kendindendir." (Nisâ, 79) ve diğer ayetler bunun birer örnekleridir:

"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz

yüzündendir. (Bununla beraber) Allah birçogunu da

affeder." (Şûra, 30), "Bir millet kendi durumlarını degiştirmedikçe

Allah onların durumlarını degiştirmez." (Ra'd, 11) "Bu da, bir millet

kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) degiştirmedikçe,

Allah'ın onlara verdigi nimeti degiştirmeyeceginden... dolayıdır."

(Enfâl, 53) Bu hususu vurgulayan daha birçok ayet örnek göste-

18 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rilebilir.

Bunu şöyle açıklamak mümkündür: Görüldüğü gibi önceki ayetler,

kötü nitelikli felâketleri de tıpkı iyilikler gibi yaratılışları itibariyle

güzel olgular kategorisine sokuyor. Dolayısıyla onların kötü

olmalarının tek nedeni, bazı şeylerin doğalarıyla uyuşmamaları,

bundan dolayı da onlar için zararlı olmaları kalıyor.

Sonuçta mesele şu noktaya dayanıyor: Yüce Allah, musibete

duçar kalan ve zarara uğrayan bu olgular için gerektirdikleri ve

doğaları gereği ilgi duydukları şeyler meydana getirmemiş, onlara

yapmakta olduğu bağışı durdurmuştur. Işte bu bağışın durdurulması,

zarara uğrayan olgular açısından musibet ve kötülük konumundadır.

Şu ayet, bu hususu son derece açık bir şekilde ortaya

koymaktadır: "Allah'ın insanlara açtıgı herhangi bir rahmeti tutup

hapseden olamaz (ona mâni olan bulunamaz). O'nun tuttugunu

O'ndan sonra salıverecek de yoktur. O, üstündür, hikmet sahibidir."

(Fâtır, 2)

Ardından yüce Allah, bağışın birinden alıkonmasının veya

rahmetinin akışının artış ve eksilişinin karşı tarafın kapasitesine,

üstesinden gelebilme yetkisine bağlı olduğunu açıklıyor. Nitekim

örnekle anlattığı bir ayette şöyle buyuruyor: "Gökten su indirdi de

vâdiler kendi ölçüsünce çaglayıp aktı." (Ra'd, 17) Bir başka ayette

de buyuruyor ki: "Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri, bizim yanımızda

olmasın ve biz onu ancak bilinen bir miktarda indiririz."

(Hicr, 21) Demek ki yüce Allah, karşı tarafın hakkettiği miktarda ve

bildiği durumuna uygun olarak verir. "Hiç yaratan (yarattıgını)

bilmez mi? O latiftir, her şeyden haberdardır." (Mülk, 14)

Bilindiği gibi nimet, azap, belâ ve rahatlık her şeyin özel

durumuna göre belirginleşir. Yüce Allah bir ayette bu hususa şöyle

işaret ediyor: "Herkesin yöneldigi bir yönü vardır." (Bakara, 148) Her

şey kendine özgü yöne yönelir, kendi durumuna uygun hedefi, gayeyi

ve amacı ister.

Bu noktada şöyle bir sezgiyi dile getirmek mümkündür: Bolluk,

sıkıntı, nimet ve musibet, Kur'ân öğretisine göre, serbest irade ko-

Nisâ Sûresi 77-80 ................................................................................................... 19

şullarında yaşayan insan bağlamında, yine insanın iradesiyle ilintili

olgulardır. Çünkü insan bir yol üzerindedir. Bu yolu iyi veya kötü

katetmesine paralel olarak sonunda mutluluk veya mutsuzlukla

karşılaşır. Bütün bunlar insanın serbest iradesinin müdahalesinin

söz konusu olduğu olgulardır [ve yolu iyi veya kötü katetmenin insanın

iradesine bağlı olduğu, inkâr edilmeyecek bir gerçektir].

Kur'ân-ı Kerim de bu sezgiyi onaylıyor ve şöyle buyuruyor: "Bu

da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri)

degiştirmedikçe, Allah'ın da onlara verdigi nimeti degiştirmeyeceginden...

dolayıdır." (Enfâl, 53) Içlerinde besledikleri temiz niyetler

ve yap-tıkları salih ameller, kendilerine özgü kılınan nimetlerin

verilmesinde etkilidir. Fakat niyet ve tavırlarını değiştirince, yüce

Allah da rahme-tinin akışını durdurmak suretiyle onlara yönelik fiilini

değiştirir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Başınıza gelen herhangi

bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla

beraber) Allah birço-gunu da affeder." (Şûra, 30)

Buna göre, insanların işledikleri ameller, felâketlerin başlarına

gelmesinde ve musibetlerin karşılarına çıkmasında etkili olurlar.

Bunun yanında Allah, birçok kusurlarını da affeder [bunlardan dolayı

karşılarına herhangi bir olumsuzluk çıkarmaz].

Yine yüce Allah, şöyle buyurmuştur: "Sana gelen iyilik Allah'-

tandır. Başına gelen kötülük ise kendindendir..." (Nisâ, 79)

Sakın ola ki aklına, yüce Allah'ın bu ayeti Peygamberine (s.a.a)

vahyederken şu ifadelerde açıkladığı belirgin bir gerçeği unuttuğu

şeklinde bir fikir gelmesin: "Allah her şeyin yaratıcısıdır." (Zümer,

62), "O (Allah) ki, yarattıgı her şeyi güzel yapmıştır." (Secde, 7) Şöyle

ki bu ayetlerde yüce Allah, her şeyi kendisinin yarattığını ve yarattığı

her şeyin, özü itibariyle güzel olduğunu vurguluyor. [Ama

tefsirini yapmakta olduğumuz ayette insanın başına gelenlerin iyi

ve kötü diye ikiye ayrıldığını; iyiliğin Allah'tan, kötülüğün de insanın

kendi nefsinden olduğunu ifade ediyor ve bu iki ayette vurguladığı

gerçeği, burada unutuyor sanki. Ancak sen böyle bir vehme

asla kapılmamalısın.] Çünkü yüce Allah başka ayetlerde şöyle bu-

20 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

yuruyor: "Rabbin asla unutkan degildir." (Meryem, 64) "Rabbim ne

yanılır, ne de unutur." (Tâhâ, 52)

Buna göre, "Sana gelen iyilik..." ifadesinin anlamı şöyledir:

Senin karşına çıkan her iyilik -ki karşına çıkan her şey iyidir, güzeldir-

Allah'tandır. Sana gelen her kötülük ise, amacına ve arzuna

uygun olmamasından dolayı senin açından kötü olduğu için kötüdür.

Aslında onlar da özü itibariyle iyidirler, güzeldirler. Senin nefsin

onları kötü seçimiyle üzerine çekti, onları çağırmış oldu. Dolayısıyla

onlar da Allah'tandırlar. Allah, [senden kaynaklanan bir seçim

ve irade olmaksızın] doğrudan sana kötülük veya zarar yöneltmekten

münezzehtir.

Daha önce de vurguladığımız gibi, ayette özel olarak

Peygamberimize (s.a.a) hitap ediliyorsa da, anlamı herkesi

kuşatacak genelliğe sahiptir. Diğer bir ifadeyle, bu ayet de "Bu

böyledir... Allah degiştirecek degildir." ve "Size gelen her

musibet..." ayetleri gibi, bireysel hitabın yanı sıra, toplumsal hitabı

da içerir niteliktedir. Çünkü toplum da bireyden ayrı olarak insanî

bir organizmaya, iradeye ve seçme yeteneğine sahiptir.

Toplumun bir organik yapısı vardır. Toplumu oluşturan bireylerden

öncekiler ve sonrakiler, bu yapı çerçevesinde yok olur, erirler;

geçmişte kalanlar ölüp gidince, sonradan gelenler öncekilerin,

ölüler dirilerin kötülüklerinden sorumlu olurlar; onlardan dolayı

sorguya çekilir, azaba çarptırılırlar. Hatta günah işlemeyen birey,

günah işleyenlerin günahı karşılığı cezalandırılır vs. Oysa bu, tek

tek bireylere uygulanan hükümler açısından hiçbir zaman doğru

olmaz. Tefsirimizin ikinci cildinde "Ceza Açısından Amellerin Hükmü"

nü incelerken, bu konuya ilişkin bazı açıklamalarda bulunduk.

1

Nitekim Resulullah efendimiz (s.a.a) Uhud Savaşı sırasında yüzünden

yara almış, mübarek dişleri kırılmıştı. Müslümanlar da birçok

yaralar almışlardı. Hâlbuki o, günahtan ve yanılgıdan berî olan

1- [bkz. c.2, Bakara Suresi, ayet: 216-218.]

Nisâ Sûresi 77-80 ................................................................................................... 21

masum bir peygamberdir [ve böyle bir cezalara maruz kalması asla

düşünülemez]. O hâlde, ona isabet eden şey, içinde bulunduğu

topluma isnat edilirse -ki onlar Allah'ın ve Resulünün emrine muhalefet

etmişlerdi- bu, içinde bulunduğu toplumun kendi elleriyle

kazandığı şeylerden dolayı başına gelen bir kötülüktür. Şayet [tefsirini

sunduğumuz ayetteki gibi] onun mübarek şahsına isnat edilirse,

bu, Allah yolunda karşısına çıkan ilâhî bir sınama amaçlı

musibet olur; insanları bilinçli olarak Allah'a davet etme onuru uğruna

çekilen mihnet olur. Bu ise insanın derecesini yükselten bir

nimetten başka bir şey değildir.

Aynı şekilde, Kur'ân'ın bakışına göre, -ki Kur'ân'ın bakışı haktan

başka bir şey değildir- bir kavme isabet eden kötülüklerin kaynağı

onların amelleridir. Yine onlara isabet eden iyiliklere gelince,

onlar sadece yüce Allah'tandır.

Evet, burada iyilikleri bir açıdan insanlara nispet eden ayetler

de vardır kuşkusuz. Meselâ: "O ülkelerin halkı inansalar ve (günahlardan)

sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden

nice bereket kapıları açardık." (A'râf, 96) "Sabrettikleri ve ayetlerimize

kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyrugumuzla

dogru yola ileten önderler tayin etmiştik." (Secde, 24) "Onları

rahmetimizin içine aldık; dogrusu onlar iyi kimselerdendi." (Enbiyâ,

86) Bu anlamı içeren ayetlerin sayısı oldukça fazladır.

Ne var ki, yüce Allah Kur'ân'da yarattığı herhangi bir varlığın,

kendisi için öngörülen bir amacı gerçekleştirmesinin, bir hayra

ulaşmasının ancak Allah'ın muktedir kılması ve yol göstermesi ile

mümkün olabileceğini vurgulamaktadır: "...Her şeye kendi (özel)

yaratılışını veren, sonra da onu (o dogrultuda) hidayet eden Allah'tır."

(Tâhâ, 50) "Eger Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı,

içinizden hiçbir kimse asla temiz bir hâle gelemezdi." (Nûr, 21) Bu

iki ayetle ve bundan önce zikrettiğimiz ayetlerle, iyiliklerin yüce Allah'tan

olması hususunda karşımıza yeni bir anlam çıkıyor. O da

şu ki: Insan, ancak yüce Allah'ın sahip kılması ile, ona ulaştırması

ile bir iyiliğe sahip olabilir. Demek ki bütün iyilikler Allah'ın, kötü-

22 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

lükler de insanındır. Böylece, "Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına

gelen kötülük ise kendindendir..." ayetinin anlamı daha bir belirginlik

kazanıyor.

Iyilikler Allah'tandır, çünkü her iyi O'nun tarafından yaratılmıştır.

Hilkat ve güzellik de ayrılmaz ikilidir. Yine iyilikler O'ndandır,

çünkü hayırdırlar. Hayır ise, O'nun elindedir. Bir kimse ancak O'nun

sahip kılmasıyla bir hayra sahip olabilir. Kötülükler ise ona nispet

edilmezler. Çünkü kötü bir şey, kötülük bağlamında yaratılmış değildir.

Yüce Allah ise yaratır. Yaratma O'nun işidir. Kötülük, meselâ

insanın Allah katından gelen bir rahmeti yitirmesidir; insanlar tarafından

işlenen bir amelden dolayı, yüce Allah o rahmetin akışını

durdurmuştur. Itaat ve günah anlamında iyilik ve kötülüğe gelince;

daha önce bu kitabın birinci cildinde, "Allah bir sivrisinegi... örnek

göstermekten çekinmez." (Bakara, 26) ayetini tefsir ederken, bunların

yüce Allah'a nispet edilişleri hakkında açıklamalarda bulunduk.

Bu bağlamda tefsir kitaplarını inceleyecek olursanız, farklı sözler,

değişik görüşler ve eğilimler göreceksiniz, sizi hayrete düşürecek

problemlerle karşılaşacaksınız. Yaptığımız açıklamaların, Allah'ın

kitabı üzerinde düşünenler için yeterli bir açıklıkta ve açıklayıcılıkta

olmasını diliyoruz. Bir araştırmacı, bu konuyu incelerken,

konunun fark-lı yönlerini birbirinden ayrı tutmak, Kur'ân'ın iyilik,

kötülük, nimet, ceza gibi kavramlara getirdiği anlamları kavramak,

toplumun ve bire-yin kişiliklerini ayrı ayrı değerlendirmek zorundadır.

Çünkü böyle yap-ması hâlinde, ifadelerin ana mesajını

net bir şekilde algılayabilir.

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, "Kendilerine elinizi savaştan çekin...

denenleri görmedin mi?" ayetiyle ilgili olarak Nesai, Ibn-i

Cerir, Ibn-i Ebi Hatem, Hakim -sahih olduğunu belirterek- ve

Beyhaki kendi Süneninde Ikrime kanalıyla Ibn-i Abbas'ın şöyle dediğini

rivayet ederler: "Abdurrahman b. Avf ve arkadaşları

Resulullah'ın (s.a.a) yanına gelerek, 'Ey Allah'ın peygamberi, bizler

Nisâ Sûresi 77-80 ................................................................................................... 23

müşrikken onurlu, üstün idik; fakat iman edince alçaldık.' dediler.

Peygamberimiz (s.a.a) 'Ben affetmekle [savaştan el çekip eziyetleri

hoş görmekle] emredildim. Sakın halkla savaşmayın.' Yüce Allah,

onun Medine'ye gelmesini sağlayınca, savaşmasını emretti.

Bunun üzerine daha önce savaş isteyenler, bu sefer savaştan kaçındılar.

Yüce Allah, onların çelişkili tavırlarına işaret eden şu ayeti

indirdi: "Kendilerine, elinizi savaştan çekin... denenleri görmedin

mi?"

Yine aynı eserde, Abd b. Hamid, Ibn-i Cerir ve Ibn-i Münzir Kata-

de'den bu ayetle ilgili olarak şunları rivayet ederler: "Peygamberin

(s.a.a) ashabı içinde bir grup vardı. Bunlar, hicretten önce Mekke'de

oldukları sırada savaşmak için can atıyorlardı. Resulullah'a

(s.a.a) gidip şöyle dediler: Bize izin ver ki, külünklerimizi alıp onlarla

savaşalım. [Yani onlara kılıçsız bile galip gelebiliriz.]"

Katade daha sonra şöyle diyor: "Bize gelen bilgilere göre

Abdur-rahman b. Avf da bunlar arasındaydı. Fakat Resulullah

(s.a.a) onları bundan menederek, bana savaş emri verilmedi, buyurdu.

Ancak hicret gerçekleşip savaş emri verilince, bu adamlar

bundan hoşnut olmadılar ve sizin duyduğunuz şeyleri yaptılar. Bunun

üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: "De ki, dünya geçimligi azdır,

ahiretse sakınanlar için daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar

bile zulmedilmez."

Tefsir-ul Ayyâşî'de Safvan b. Yahya kanalıyla Imam Musa

Kâzım'-dan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Allah dedi ki: Ey Âdemoğlu,

benim me-şiyetimle (irade ve dilememle) dileyebiliyor ve söyleyebiliyor

oldun. Benim gücümle sana yüklediğim farzları yerine getirdin.

Benim bahşettiğim nimetler sayesinde, kendinde bana karşı

günah işleyecek gücü bulabildin. Sana gelen her iyilik Allah'tandır;

başına gelen her kötülük de kendindendir. Çünkü sana iyilik verme

hususunda ben senden daha öncelikliyim ve sana kötülük

verme noktasında, sen benden daha layıksın. Çünkü ben yaptığımdan

dolayı sorgulanmam; ama insanlar sorgulanırlar." [c.1,

s.258, h:200]

24 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Ben derim ki: Tefsirimizin birinci cildinde, "Allah bir sivrisinegi...

örnek olarak göstermekten çekinmez." (Bakara, 26) ayetini açıklarken,

bu rivayetin değişik bir ifade tarzına sahip bir diğer versiyonunu

aktardık. Orada bununla ilgili düşüncelerimize de yer verdik.

el-Kâfi adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle

Abdurrahman b. Haccac'dan şöyle rivayet eder: "Imam Cafer Sadık'ın

(a.s) yanında belâdan ve yüce Allah'ın müminlere özgü kıldığı

belâ türlerinden söz edildi. Buyurdu ki: Resulullah'a (s.a.a), dünyada

en şiddetli belâlara duçar olanlar kimlerdir? diye soruldu.

Buyurdu ki: Peygamberler. Sonra insanların içerisinden peygamberlere

benzeyenler (evliyâullah), derecelerine göre sıralanırlar.

Daha sonra müminler imanları ve amellerinin iyiliği oranında belâlara

maruz kalırlar. Dolayısıyla kimin imanı sahih, ameli güzelse,

karşılaştığı belâ da o oranda şiddetli olur. Imanı gevşek ve ameli

zayıf olanın başına gelen belâ da o oranda cılız olur." [Usûl-ü Kâfi, c.2,

s.252, h:2]

Ben derim ki: Ünlü rivayetlerden biri de Peygamber efendimizin

(s.a.a) şu sözüdür: "Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir."

Aynı eserde, birkaç kanaldan Imam Sadık ve Imam Bâkır'dan

(a.s) şöyle rivayet edilir: "Mümin [onun iman ve belâ hususundaki

durumu] terazinin [iki] kefesi gibidir. Imanı arttıkça başına gelen

belâlarda da artış olur." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.254, h:10]

Aynı eserde Imam Bâkır'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir:

"Yüce Allah mümine belâları armağan olarak gönderir, tıpkı gurbetteki

bir insanın ailesine armağan göndermesi gibi. Bir doktorun

hastaya zararlı şeyleri yasaklaması gibi, mümine dünyayı yasaklar."

[Usûl-ü Kâfi, c.2, s.255, h:17]

Yine aynı eserde Imam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet

edilir: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Yüce Allah'ın, malında ve bedeninde

Allah için payı bulunmayan kuluna ihtiyacı yoktur." [Usûl-ü

Kâfi, c.2, s.256, h:21]

Ilel-uş Şerayi adlı eserde, Imam Ali b. Hüseyin'den (a.s), o da

Nisâ Sûresi 77-80 ................................................................................................... 25

babası Imam Hüseyin'den (a.s) şöyle rivayet eder: Resulullah

(s.a.a) buyurdu ki: "Mümin bir dağın başında bulunsa bile yüce Allah,

sevaba nail olsun diye, eziyet edecek birini ona musallat eder."

[c.1 s.44, h:2, Necef baskısı]

et-Temhis adlı eserde Imam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet

edilir: "Hiç günahı kalmayıncaya kadar, dertler ve gamlar

mümine eşlik ederler."

Yine Imam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Müminin üzerinden

kırk gün geçmez ki, kendisini üzen ve Rabbini hatırlatan bir

olayla karşılaşmasın."

Nehc-ul Belâğa'da Imam Ali (a.s) şöyle der: "Beni bir dağ sevse,

paramparça olur." Ve der ki: "Biz Ehlibeyt'i seven kimse, belâlara

karşı kendine bir giysi hazırlasın." [Nehc-ül Belâğa, Kısa sözler: 111

ve 112.]

Ben derim ki: Ibn-i Ebi'l Hadîd Imamın bu sözünü şerh ederken

şöyle der: Peygamber efendimizden (s.a.a) Hz. Ali'ye (a.s) hitaben

şöyle buyurduğu nakledilir: "Seni ancak mümin sever. Ancak münafık

sana buğzeder." Öte yandan Peygamberimizin (s.a.a), bir diğer

hadiste de şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Belâlar, tepelerden

aşağı akan sulardan daha çabuk mümine ulaşırlar." Bu iki

önerme, doğru bir sonucu kaçınılmaz kılıyorlar: Evet, Hz. Ali'yi (a.s)

bir dağ sevse, paramparça olur.1

Biliniz ki, bu anlama yönelik rivayetlerin sayısı oldukça kabarıktır,

tümü de yaptığımız açıklamayı destekler niteliktedir.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ibn-i Münzir ve Hatib, Ibn-i Ömer'-

den şöyle rivayet ederler: "Bir grup ashapla birlikte Resulullah'ın

(s.a.a) yanında bulunuyorduk. Buyurdu ki: 'Sizler! Bilmez misiniz ki,

ben Allah tarafından size gönderilen bir elçiyim?' Ashap dedi ki:

'Evet.' Buyurdu ki: 'Bilmez misiniz ki, Allah kendi kitabında, bana

itaat edenin Allah'a itaat etmiş olacağını içeren ayetler indirmiş-

1- [Şerh-i Nehc-ul Belâğa, Ibn-i Ebi'l Hadîd, c.2, s.185, Beyrut baskısı.]

26 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

tir?' Dediler ki: 'Evet! Biz tanıklık ederiz ki, sana itaat etmek Allah-

'a itaat etmektir. Allah'a itaat etmenin bir gereği de sana itaat etmektir.'

Buyurdu ki: Allah'a itaat etmenin bir gereği bana itaat etmeniz,

bana itaat etmenizin bir gereği de imamlarınıza itaat etmenizdir.

Hatta eğer onlar oturarak namaz kılarlarsa, siz de top

yekûn oturarak namaz kılın."

Ben derim ki: Peygamberimizin (s.a.a) "Hatta eğer onlar oturarak

namaz kılarlarsa..." sözü, eksiksiz tâbi oluşu vurgulamaya yönelik

kinayeli bir ifadedir.

Nisâ Sûresi 81-84 ................................................................................................... 27

81- "Baş üstüne" derler; ama yanından ayrılınca onlardan bir

kısmı, geceleyin senin dediğinden (veya kendi söylediklerinden)

başkasını düşünüp kurar. Allah da onların kurduklarını yazar. Sen

onlara aldırma ve Allah'a dayan; vekil olarak Allah yeter.

82- Hâlâ Kur'ân (ayetleri) üzerinde durup düşünmüyorlar mı?

Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birbirini

tutmaz birçok şeyler bulurlardı.

83- Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince, hemen

onu yayarlar; hâlbuki onu Resule veya içlerinden olan ululemre

(yetki sahibi kimselere) götürselerdi, onların arasından o işin (haberin)

içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi (ve onlara

gerçeği bildirirlerdi). Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek

azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz.

84- Artık Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden (kendi

yaptığından) sorumlusun. [Sadece] inananları [savaşa] teşvik et.

Umulur ki Allah, kâfirlerin zarar ve baskınını (onlardan) defedip gi-

28 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

derir. Allah'ın azabı (kahrı) daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.

AYETLERIN AÇIKLAMASI

Tüm ayetlerin, önceki ayetler grubuyla bağlantılı olmasını önleyecek

herhangi bir engel söz konusu değildir. Bu bakımdan, tefsirini

sunmak üzere olduğumuz bu ayetler grubunun, imanı zayıf

bazı Müslümanlara yönelik kınayıcı ifadeleri bütünlediğini söyleyebiliriz.

Bununla güdülen amaç; şayet düşünüp basîret ve görüş

sahibi olarak gerçekleri görmek isterlerse, gereği gibi düşünecekleri

ve mülâhaza ile idrak edip bilecekleri şekilde öğüt almalarını

sağlamaktır.

"Baş üstüne, derler..." Ayetin orijinalinde geçen "tâat-un=baş üstüne"

kelimesi, gramatik açıdan -söylendiğine göre- haber

fonksiyonunu icra eder ve merfudur. Bu durumda anlamsal açılımı

şöyle olur: "Bizim işimiz itaattir. Yani, sana itaat ederiz." Yine

ayette geçen "berezû" kelimesi, "el-burûz" kelimesinin çoğuludur,

açıklık ve çıkış demektir. "Beyyete" kelimesinin mastarı olan "ettebyit"

ise, "beytûte" kökünden gelir ve bir işi geceleyin düşünüp

sağlamlaştırmak anlamını ifade eder. "Tekûlu=dediğin" fiilindeki

zamir, ayette geçen "tâifet-un=bir kısım" kelimesine veya

Peygamber efendimize (s.a.a) dönüktür.

O hâlde ayetin anlamı -Allah herkesten daha iyi bilir- şudur:

"Cihat için çağırdığın ve bu çağrına olumlu karşılık veren bu adamlar

der-ler ki: 'Bizim işimiz itaat etmektir.' Ama senin bulunduğun

yerden çık-tıklarında sana verdikleri cevaptan, sana söyledikleri

veya senin onlara söylediğin sözden farklı bir tavırla ilgili olarak

geceleyin düşünüp karar alırlar." Burada onların Peygambere

(s.a.a) muhalefet etmeyi kararlaştırdıkları, kinayeli bir ifadeyle dile

getiriliyor.

Ardından yüce Allah, elçisine onlara aldırmamasını, işlerinde

ve kararlarında Allah'a güvenip dayanmasını emrediyor: "Sen onlara

aldırma ve Allah'a dayan; vekil olarak Allah yeter." Ayette,

Nisâ Sûresi 81-84 ................................................................................................... 29

bu tavırları anlatılanların, bazılarının iddia ettikleri gibi, münafıklar

olduklarına ilişkin bir kanıt yoktur. Aksine ayetlerin akışının bütünlüğü

göz önünde bulundurulduğu zaman, bundan farklı bir sonuç

çıkar ortaya.

"Hâlâ Kur'ân (ayetleri) üzerinde durup düşünmüyorlar mı?..." Soru

tarzında bir teşvik ifadesi... Ayetin orijinalinde geçen

"yetedebberûne" kelimesi, "tedebbur" kökünden, bir şeyi diğer bir

şeyden sonra almak demektir. Ayetin atmosferi içinde ise, bir ayeti

diğer bir ayetten sonra düşünmeyi veya ayet üzerinde peş peşe

düşünmeyi ifade eder. Fakat maksat, Kur'ân'da çelişki olmadığını

anlatmak olduğundan ve bu da birden fazla ayetler arasında gözlemlendiğinden,

asıl ilk anlamın kastedildiğini, onun temel olduğu

ortaya çıkıyor. Gerçi bu, ikinci anlamı da büsbütün olumsuzlamamaktadır.

Şu hâlde maksat, onları Kur'ân ayetleri üzerinde düşünmeye,

inen her hükümle, açıklanan her hikmetle, her kıssayla, her öğütle

ve herhangi diğer bir meseleyle ilgili olarak, Mekkî [Mekke dönemi

inişli], Medenî [Medine dönemi inişli], muhkem, müteşabih tüm

ayetlere başvurmaya ve Kur'ân'da çelişki olmadığını açık bir şekilde

gözlemleyecek duruma gelinceye kadar bir kısmını bir kısmının

yanına koyup etüt etmeye teşvik etmektir. Çünkü Kur'ân ayetlerinin

önceden inenleri sonradan inenlerini tasdikler, bazısı bazısına

tanıklık eder.

Dolayısıyla ayetler arasında akla gelebilecek hiçbir çelişki yoktur.

Bazısının bazısını olumsuzlaması veya reddetmesi şeklinde çelişme

ihtilafı olmadığı gibi, zıtlaşma ihtilafı da yoktur. Yani iki ayetin,

açıklamadaki uyumluluk, anlam ve maksattaki sağlamlık açısından

birbirinin zıddını ifade etmesi söz konusu değildir. Bazılarının

yapı olarak diğerlerinden daha sağlam ve temellerinin daha

muhkem olması anlamında çarpıklık örnekleri yoktur Kur'ân'da.

Bu, ayetleri birbirine benzeyen, birbiriyle uyum içerisinde olan, bir

kısmı diğer bir kısmını gerçekleştiren, her şeyi tekrar tekrar [veya

emir-nehiy, cennet-cehennem, sevap-azap gibi ikişerli olarak] bil-

30 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

diren bir kitaptır. Öyle ki onu dinlerken etkisinden tüyler ürperir,

diken diken olur. [Zümer suresinin 23. ayetine işarettir.]

Kur'ân'da bu tarz çelişki ve ihtilafların olmadığını anlamaları,

onları Kur'ân'ın Allah katından inen bir kitap olduğu, O'ndan başkasından

gelmediği sonucuna götürür. Eğer Kur'ân Allah'tan başkasının

ortaya koyduğu bir kitap olsaydı, içinde birçok ihtilaf barındırmadan,

birbiriyle çelişen ifadeler içermekten kurtulamazdı.

Çünkü Allah'ın dışındaki tüm evrensel varlıklar, özellikle insanlar -

ki onlardan bazı septikler (şüpheciler) Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğundan

şüphe ediyorlar- varoluşları ve evrenin doğası gereği hareket,

değişim ve tekâmül etme olgusuna göre programlanmışlardır.

Dolayısıyla evrende yer alan hiçbir varlık yoktur ki, var olduğu sürece

farklı yönlere ve değişik durumlara sahip olmasın.

Bugün dünden daha akıllı olduğunu görmeyen insan yoktur.

Her insan, son olarak işlediği bir amelin veya buna benzer bir eylemin

ya da düşünüp ortaya koyduğu bir görüş veya bir bakış açısının,

daha önce sergilediği buna benzer şeylerden daha sağlam,

daha tutarlı olduğunu görür. Hatta bu durum, tedricî ve aşamalı

olarak varolan bir tek eylem için de geçerlidir. Yazarın yazdığı kitap,

şairin söylediği şiir, hatibin yaptığı konuşma gibi. Bunlar üzerinde

düşünüldüğü zaman sonlarının başlarından daha iyi, bazı kısımlarının

bazı kısımlarından daha üstün olduğu görülür.

Dolaysısıyla bir insan, hem kendi iç dünyasında, hem de sergilediği

herhangi bir amelde ihtilaftan, farklılaşmadan ve çelişkiden

kurtulamaz. Bu ihtilaflar, farklılıklar ve çelişkiler öyle bir-iki tane

değil, çok çok fazladır. Bu, genel dönüşüm ve tekâmül olgusunun

etkisi, egemenliği altında olan insanı ve diğer varlıkları bağlayan

bütünsel bir yasadır. Varlık âleminde, peş peşe iki zaman diliminde

aynı hâl üzere kalan bir tek varlık gösterilemez. Her şeyin özü

ve durumları sürekli bir değişime tâbidir.

Bununla, "birbirini tutmaz birçok şeyler" ifadesindeki "çok" nitelemesinin

hikmetini algılıyoruz. Şu hâlde bu niteleme açıklamaya

dönüktür; ihtirazî [kastedilmeyen şeyleri dışlayan] bir kayıt de-

Nisâ Sûresi 81-84 ................................................................................................... 31

ğil. Bu durumda ifadenin anlamı şu şekilde açıklığa kavuşuyor: "Eğer

Kur'ân Allah'tan başkasının ortaya koyduğu bir kitap olsaydı,

onda ihtilaflar bulurlardı. Ve bu ihtilaflar, Allah'tan başkasının ortaya

koyduğu her şeyde bulunan ihtilaflar sayısınca çok olurdu."

Yoksa ifadenin anlamı, "Ayette sadece Kur'ân'da çok ihtilafın bulunmadığı

ifade ediliyor; az bir ihtilafın değil [dolayısıyla Kur'ân'da

çok tutarsızlık yok; ama az tutarsızlık var]." şeklinde değildir.

Kısacası Kur'ân'ı inceleyen, onun üzerinde düşünen kimseler,

onun insanla ilintili her meseleye, dünya ve ahirete ilişkin bilgilere,

yaratma ve meydana getirme konularına, sonra genel insanî faziletlere

değindiğini gözlemler. Bunun yanında Kur'ân'ın insan türüne,

istisnasız herkesi kuşatacak şekilde egemen olan toplumsal

ve bireysel yasalardan söz ettiğini; kıssalar, ibret tabloları ve öğütler

anlattığını görür. Bütün bunları Kur'ân, insanları benzerini getirmeye

çağırdığı ayetler aracılığıyla açıklar; yirmi üç yıllık bir sürede

tedricî olarak parça-parça, ara-ara inen ayetler aracılığıyla sunar.

Bu esnada, durumlarda sürekli bir değişim yaşanmıştır; kimi

ayetler gece, kimisi gündüz; kimi hazerde [Peygamberin ikamet

ettiği yerde], kimisi yolculukta; kimi barış zamanında, kimisi savaş

ortamında; kimi dar zamanda, kimi rahat ortamda; kimi zorlukta,

kimi kolaylıkta inmiştir. Ama bütün bunlara rağmen, ayetlerin akıllara

durgunluk veren olağanüstü belâgatinde, sunduğu yüksek bilgilerle

yüce hikmetlerin durumunda en ufak bir değişiklik olmamış;

işaret ettiği toplumsal ve bireysel yasalar bazında bir tutarsızlığa,

çelişkiye tanık olunmamıştır. Aksine, ifadelerinin sonu, başının

üzerinde durduğu anlama yönelik olmuştur. Ayrıntılı ve detaylı

anlatımları, köklü ve temel açıklamalarında ortaya konan ilkelere

dönük olmuştur. Yasalarının ve hükümlerinin ayrıntılarının tahlil

(analiz) sonucu, saf tevhidin özüne döndükleri görülür. Yine bileşimlerin

dönük olduğu bu saf tevhidin, ayrıntıların ortaya koyduğu

nesnel olgulara dönüştüğü rahatlıkla gözlemlenir. Işte Kur'ân budur;

durumu bundan ibarettir.

32 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Kur'ân üzerinde bu şekilde düşünen insan, diri bilincinin ve fıtrî

yargısının sonucu, bu sözleri söyleyenin, varlıklar üzerinde etkili

olan dönüşüm ve tekâmül yasasının zaman içinde üzerinde etkili

olduğu bir kimse olamayacağına, ancak bir ve Kahhar [her şeye

üstünlük sağlamış] olan ulu Allah'ın böyle bir kelâm ortaya koyabileceğine

hükmeder.

Bu açıklamayla, tefsirini sunduğumuz ayetten sırasıyla şu hususlar

belirginlik kazanmış oldu:

1- Kur'ân'ı, sıradan bir anlayış düzeyine sahip bir kimse

algılayabilir.

2- Kur'ân ayetlerinin bazısı, bazısını açıklayıcı mahiyettedir.

3- Kur'ân nesh, iptal, ekleme ve ayıklama kabul etmeyen bir

kitaptır. Hiçbir hakim hiçbir zaman onun aleyhinde hükmedemez.

Çünkü yukarıda saydığımız hususlardan birine açık olan bir kitabın,

bir nevi değişim ve dönüşüme de açık olması kaçınılmazdır.

Kur'ân ihtilafı içermediğine göre, dönüşüm ve değişime de tâbi

değildir. Dolayısıyla nesh, iptal vb. konular da onun için söz konusu

olmaz. Bunun kaçınılmaz sonucu şudur: Islâm şeriatı, kıyamet gününe

kadar geçerlidir.

"Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince, hemen onu yayarlar..."

Ayetin orijinalinde geçen "ezâû" kelimesi, "izâa" kökünden,

"yaymak, neşretmek" anlamına gelir. Ayette, bu tarz bir yayma

ve neşretmeden dolayı, onların kınandıklarını görüyoruz. Ayetin

sonunda yer alan, "Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı..."

ifadesi gösteriyor ki, bazı müminler bu tarz bir yayma ve neşretmeden

dolayı sapma tehlikesiyle karşı karşıya idiler. Tehlike de

Resulullah'a (s.a.a) muhalefet etmekten başka bir şey değildi.

Çünkü tefsirini sunduğumuz ayetler grubunun işlediği konu budur.

Bundan sonra gelen ayette, Peygamberimize, tek başına yardımcısız

kalsa dahi savaşmasının emredilmiş olması da bizim bu çıkarsamamızı

destekleyici niteliktedir.

Buradan hareketle anlıyoruz ki, güven ve korkuya ilişkin olarak

getirdikleri şey, kargaşa çıkarma amaçlı bazı yalan haberlerdi.

Nisâ Sûresi 81-84 ................................................................................................... 33

Bunları, kâfirlerin kendisi ile müminler arasında ikilik ve ayrılık çıkarmak

için gönderdikleri casusları tertipliyordu. Bazı imanı zayıf

müminler de bu tür haberleri hiç düşünmeden, akıbetini araştırmadan

yayıyorlardı. Bu da müminlerin kararlılığını zaafa uğratıyor,

güçlerini sarsıcı rol oynuyordu. Ancak yüce Allah, müminleri zaafa

uğratmak ve onları rezil, rüsva etmek için bu tür haberler getiren

şeytanlara uymaktan korudu da bu küfür girişimi de sonuçsuz

kaldı.

Ayetin içeriği Küçük Bedir Kıssası ile örtüşüyor. Âl-i Imrân suresinin

tefsiri çerçevesinde bu kıssa ile ilgili açıklamalarda bulunduk.

Adı geçen surede yer alan konuyla ilgili ayetler, içerik bakımından

bu ayetlere benziyorlar. Her iki ayetler grubu üzerinde düşünenler

bu benzerliği gözlemleyebilirler. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamberin (Uhud

Savaşında müşriklerin ordusunu takip etme) çagrısına icabet

edenler, onların içinden iyilik yapanlar ve (günahlardan)

sakınanlar için büyük bir mükâfat vardır. Onlar öyle kimselerdir

ki, insanlar kendilerine, '(Düşmanlarınız olan) bütün insanlar size

karşı (tekrar) ordu topladılar, onlardan korkun!' dediklerinde bu,

onların imanlarını artırdı ve 'Allah bize yeter, O ne de güzel

vekildir' dediler... Işte o şeytan (bu sözü diyen insanlar), ancak

kendi dostlarını korkutur. O hâlde eger inanmış kimseler iseniz,

onlardan korkmayın, benden korkun!" (Âl-i Imrân, 172-175)

Görüldüğü gibi ayetler, Resulullah'ın (s.a.a) müminleri (Uhud

Savaşında) yara aldıktan sonra kâfirleri takip etmeye davet ettiğini,

bu sırada bazı grupların insanları bundan vazgeçirmeye, Peygamberden

uzaklaştırmaya ve müminleri müşriklerin topluluğundan

korkutmaya çalıştıklarını anlatıyor.

Bunun yanında ayetler, bütün bunların şeytan menşeli asılsız

korkutmalar olduğunu, bunları dostları aracılığı ile dile getirdiğini

vurguluyor. Bu arada eğer inanmışlarsa, onlardan değil sadece Allah'tan

korkmaları gerektiği ifade ediliyor.

34 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Yukarıdaki ayetler ve "Onlara güven veya korkuya dair bir haber

gelince, hemen onu yayarlar..." ayeti üzerinde etraflıca düşünüldüğü

zaman, yüce Allah'ın bu ayette Küçük Bedir Kıssasını hatırlattığından,

bunu da zayıf karakterli kimi müminlere yönelik eleştiriler

ve kınamalar kategorisine aldığından kuşku duymaz. Bu

eleştiriler ve kınamalar şu şekilde ifade edilmiştir: "Sonra onlara

savaş farz kılınınca...", "Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın? dediler...",

"Onlara bir iyilik gelirse...", "Baş üstüne, derler..." Sonra

aynı minval üzere şu ayete yer veriliyor: "Onlara güven veya korkuya

dair bir haber gelince, hemen onu yayarlar."

"Hâlbuki onu Resule veya içlerinden olan ululemre (yetki sahibi

kimselere) götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun

ne olduğunu bilirlerdi." Nisâ suresi 59. ayette, "Eger bir hususta

anlaşmazlıga düşerseniz... onu Allah'a ve Resule götürün..." olduğu

gibi, burada Allah'a götürmekten söz edilmiyor. Çünkü Nisâ

suresi 59. ayette, üzerinde anlaşmazlığa düşülen şer'î hükmün götürülmesinden

söz ediliyor. Şer'î hükümde ise, Allah ve Resulü dışında

hiç kimsenin bir etkinliği söz konusu değildir.

Bu ayette götürülmesi istenen şey ise, insanlar arasında güven

ve korkuya ilişkin olarak yayılan haberdir. Böyle bir şeyi Allah'a ve

kitabına döndürmenin anlamı yoktur. Bu işteki etkinlik, Allah Resulü'ne

ve müminlerden olan ululemre, yani buyruk sahibi kimselere

aittir. Bu gibi haberleri duyanlar, bunları onlara götürürlerse,

onların uygun yorumu yapmaları, işin iç yüzünü anlayıp çıkarmaları;

kendilerine baş vuranlara işin gerçeğini, yanlışını, doğrusunu ve

yalanını söylemeleri mümkündür.

Şu hâlde, bilmekten maksat; ayırt etmek, yani hak ve batılı

birbirinden ayırmak, doğru ile yalanı ayırt etmektir. Şu ayetleri bu

anlamda bir ölçü olarak değerlendirebiliriz: "Allah, gizlide kimin

kendisinden korktugunu bilsin." (Mâide, 94) "Allah, elbette inananları

da bilir ve elbette iki yüzlüleri de bilir." (Ankebût, 11)

Ayetin orijinalinde geçen "yestenbitûne=işin iç yüzünü anlayanlar"

kelimesinin mastarı "istinbat" kelimesi, sözün kapalılık duru-

Nisâ Sûresi 81-84 ................................................................................................... 35

mundan çıkarılıp bilgi ve ayırt etme aşamasına ulaştırılması demektir.

Bu kelimenin kökü "nebet"tir; kuyudan çıkarılan ilk su anlamına

gelir. Bu açıdan "istinbat" kelimesinin, Resul ile ululemrin

vasfı olması mümkündür. Yani onlar meseleyi araştırıyorlar, böylece

konuyla ilgili olarak hakka ve doğruya ulaşıyorlar. Nitekim bu

kelime, meseleyi Resule ve ululemre götürenlerin -tâbi ki eğer onlara

götürürlerse- vasfı da olabilir. Çünkü onlar bu durumda, Resulün

ve emir sahiplerinin onları haberdar etmesiyle, işin gerçeğini

ve doğrusunu bilmiş oluyorlar.

Bu durumda ayetin anlamı şu şekilde belirginleşiyor: Eğer

"onların arasından o işin iç yüzünü anlayanlar"dan maksat, elçi

ve emir sahipleri ise, -nitekim ayetten de anlaşılan budur- ayetin

anlamı şöyle olur: ...Elçiden ve emir sahiplerinden çıkarsama isteyenler

bilirlerdi. Sorulanların işin doğru olduğunu onayladıkları ve

onun gerçeğe uyduğunu benimsedikleri takdirde yani. Şayet maksat,

meseleyi Resule ve ululemre götürenler ise, ayetin anlamı

şöyle olur: ...Araştıranlar, açıklığa kavuşması için çabalayanlar,

bunlar içinde işin, haberin aslına ulaşma hedefini gerçekleştirenler

bilirdi.

"içlerinden olan ululemr..." ifadesiyle kastedilenler, "Allah'a

itaat edin. Peygambere ve sizden olan ululemre de itaat edin."

(Nisâ, 59) ayetinde kastedilenlerdir. Gerçi daha önce, tefsir bilginlerinin

bu ayetin açıklaması hususunda ihtilaf ettiklerini belirtmiştik.

Yine bu konudaki görüşlerin beş esasa dayandığını vurgulamıştık.

Fakat bizim elde ettiğimiz anlam, bu ayette (Nisâ, 83) daha net bir

şekilde gözükmektedir.

Ayette geçen "ululemr"den maksat, "müfreze komutanlarıdır"

şeklindeki değerlendirmeye şu cevabı veririz: Bu komutanlar sadece

özel bir olayla ilgili olarak görevlendirilen müfrezenin eylemleri

oranında bir emir yetkisine sahiptiler. Bu yetki, onların uzmanlıklarını

ve eylem çerçevelerinin kapsamını geçmiyordu. Oysa ayette,

müşriklerin gizli casuslar görevlendirip müminlerin arasına

göndermesiyle onların birliğini dağıtacak, savaşa katılmalarını en-

36 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

gelleyecek yalan haberler yayma girişiminde bulunmalarına ilişkin

olarak güvenliği bozmak, korku ve genel panik havası meydana

getirmek gibi, verilen bu tür örneklerin müfreze komutanlarını ilgilendiren

bir yönü yoktur. Ki bunlarla ilgili olarak, kendilerine sorular

yönelten insanlara işin iç yüzünü, hakikatini açıklama imkânına

sahip olsunlar.

Bir diğer görüş de ayette geçen "ululemr" ile âlimlerin kastedildiği

şeklindedir. Fakat ayetin bununla bir ilgisinin olmadığı daha

da açıktır. Çünkü âlimler -o dönemde âlim derken, hadisçiler, fıkıhçılar,

hafızlar ve usûl-u dinde uzmanlığı olan kimseler

(kelâmcılar) kastedilirdi- sadece fıkıh ve hadis gibi alanlarda ihtisas

sahibiydiler.

"Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince..." ifadesinin

işaret ettiği husus ise, çok boyutlu değişik alanlarla irtibatlı derin

siyasî kökleri bulunan haberlerdir. Bu gibi haberleri kabul etmek,

reddetmek veya önemsememek yaşamsal yıkımlara, hiçbir

onarımla tedavisi mümkün olmayan sosyal zararlara yol açabilir;

toplumun kendi mutlu-luğu yolunda harcadığı onca emeğini boşa

çıkarabilir; ya da toplumun egemenliğini yitirip zillete, alçaklığa,

katliamlara ve esirliklere mah-kûm olmasına neden olabilir.

Hadis veya fıkıh ya da kıraat âlimlerinin bu gibi konularda ne

tür bir uzmanlıkları olabilir ki, yüce Allah bu gibi meselelerde onlara

baş vurulmasını, bu konuların gerçek anlamını öğrenmek için

onların görüşlerinin esas alınmasını emretsin? Acaba bu gibi problemlerin

onların elleriyle çözüme kavuşturulmasında hiç ümit yolu

var mıdır? [Böyle bir şeyin beklentisi realiteye uygun mudur?]

Ululemrden maksat, raşit halifelerin yani Ebu Bekir, Ömer,

Osman ve Ali'nin olması görüşüne gelince; buna ilişkin, kitap

(Kur'ân) ve kesin sünnette bir kanıt olmamasının yanı sıra şöyle bir

cevap vermek mümkündür: Ayetin içerdiği hüküm, ya Peygamberimizin

(s.a.a) zamanına özgüdür ya da ondan sonrasını da kapsayan

genel bir hükümdür. Birinci şıkkın doğru kabul edilmesi durumunda

adı geçen halifelerin dördünün de insanlar arasında, özel-

Nisâ Sûresi 81-84 ................................................................................................... 37

likle sahabeler tarafından bu özellikleriyle bilinmeleri gerekirdi.

Hadis ve tarih kitapları, onların bu şekilde bilindiklerine ilişkin bize

bir kanıt sunmamaktadır.

Ikinci şıkkı doğru kabul etmemiz durumunda, ayetin hükmünün,

onların egemenlik zamanlarının sona ermesiyle birlikte kesintiye

uğraması gibi bir olgu çıkıyor karşımıza. Bu durumda da

ayette buna ilişkin somut bir açıklamanın yer alması zorunlu olurdu.

Kur'ân'da sözü edilen ve belli bir zaman dilimine özgü kılınan

tüm özel hükümlerde olduğu gibi... Söz gelimi, Peygamberimize

özgü hükümler buna örnek verilebilir. Fakat incelediğimiz ayette,

buna ilişkin hiçbir somut belirti yoktur.

Konuyla ilgili olarak ortaya atılan bir diğer görüş de, ayette

kastedilen "emir sahipleri"nin hâl ve akd ehli [sorunları çözme ve

akitleri bağlama yetkisine sahip uzmanlar şurası] olduğu yönündedir.

Yalnız, bakanlar kurulu, parlamento gibi uygar toplumlarda

rastladığımız türden bir kuruma benzer "hâl ve akd ehli" olarak belirginleşen

bir topluluk, Peygamberimiz (s.a.a) döneminde oluşmadığı

ve o dönemde Al-lah'ın ve Resulünün hükmünden başka

hüküm yürürlükte olmadığı için, bu görüşü savunanlar, bunu sahabeler

arasında bulunan Şûrâ ehli ve bunlar içinde Hz. Peygamberin

(s.a.a) çok yakınında bulunan arkadaşları, şeklinde yorumlamak

zorunda kalmışlardır.

Her neyse; bu değerlendirmeye şu karşılık verilir: Peygamber

efen-dimiz (s.a.a) istişare amaçlı toplantılarında müminlerle Abdullah

b. Übey ve arkadaşları gibi münafıkları bir araya getirirdi.

Peygamberimizin (s.a.a) Uhud günü Abdullah b. Übey ile istişare

ettiğine ilişkin hadis ünlüdür. Peki yüce Allah'ın bu gibi hususları

Abdullah b. Übey gibilerine götürmeyi emretmesi düşünülebilir

mi?

Ayrıca gerek Peygamberimiz (s.a.a), gerekse ondan sonraki

halifeler zamanında Abdurrahman b. Avf'ın, kendisine istişare

amacıyla başvurulan kişilerden biri olduğu herkesçe kabul edilir.

Oysa zayıf karakterli müminler hakkında inen ve onları yaptıkları

38 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

bazı işlerden dolayı eleştirip kınayan bu ayetlerin giriş kısmı, yani

"Kendilerine elinizi savaştan çekin... denenleri görmedin mi?..."

(Nisâ, 77) ifadesi, Abdur-rahman b. Avf ve arkadaşlarının tutumuna

dikkat çekiyor.

Nitekim sahih kaynaklarda, bu ayetin Abdurrahman b. Avf ve

arkadaşları hakkında indiği belirtilmiştir. Bu rivayeti Nesai sahihinde,

Hakim el-Müstedrek adlı eserinde sahih olduğunu belirterek

rivayet etmiştir. Yine Taberî gibi tefsir bilginleri tefsirlerinde bu rivayete

yer vermişlerdir. Ki bir önceki rivayetler bölümünde bu hadisi

aktardık. Durum böyle olduğuna göre, ayette böylesine önemli

bir hususun bu gibi insanlara götürülmesinin emredilmesi nasıl

mümkün olabilir?

Şu hâlde, "Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan

ululem-re de itaat edin..." (Nisâ, 59) ayetini tefsir ederken, sadece

bizim tercih ettiğimiz değerlendirme, bu ayetin tefsiri olarak algılanmalıdır.

"Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana

uyup giderdiniz." Daha önce bu ayetlerin, Küçük Bedir

Kıssasına işaret ediyor olmalarının daha belirgin bir durum olduğuna

değinmiştik. Bu bağlamda Ebu Süfyan, Naim b. Mesud el-

Eşcai'yi Medine'ye göndererek halk arasında korku ve panik

meydana getirmekle ve Bedir Savaşı için çıkma noktasında

isteksiz davranmalarını sağlamakla görevlendirmişti. Buna göre,

"şeytana uymak"tan maksat, söz konusu provokatörün getirdiği

haberi tasdik etmek, Bedir'e çıkmama yönündeki telkinlerine

uymaktır. Bununla hiçbir zorlamaya ve dolambaçlı anlatıma gerek kalmadan,

ayetteki istisnanın [pek azınız müstesna] anlamının doğruluğu

kendiliğinden açığa çıkıyor. Şöyle ki; Naim halka, Ebu

Süfyan kalabalık bir ordu topladı, askerlerini savaş için donattı.

Onlardan korkun, kendinizi erken ölümün kucağına atmayın,

diyordu. Nitekim bu propagandalar bazılarının üzerinde etkili olmuş

ve bunlar Bedir'de bulunmaya dair verdikleri sözü yerine getirmemek

için bahaneler bulmanın peşine düşmüşlerdi. Peygam-

Nisâ Sûresi 81-84 ................................................................................................... 39

berimiz (s.a.a) ve çok yakın bazı arkadaşları dışında bu olumsuz

propagandanın etkisinden kurtulan olmamıştı. "pek azınız müstesna..."

ifadesiyle kastedilen de budur. Bu bir avuç azınlık hariç,

insanların çoğu korkunun etkisiyle sarsılmış, sonra kendilerini toparlayarak

azınlığın peşine düşüp sefere çıkmışlardı.

Ayetteki istisna ile ilgili ön plâna çıkardığımız bu yorum, zorlama

ve dolambaçlı olmamakla birlikte önceden sözü edilen karinelerle

de pekiştirilmektedir.

Ancak tefsir bilginleri, ayetteki bu istisnanın yorumu bağlamında

çarpıklık veya zorlamadan kurtulamayan farklı yöntemleri

esas almışlardır. Bazılarına göre, ayette geçen "lütuf" ve "rahmet"

ten maksat; yüce Allah'ın müminlere, kendisine itaati, elçisine

ve içlerinden olan ululemre itaati farz kılmasıyla yol göstermiş

olmasıdır. Azınlık diye istisna edilenler de fıtratları bozulmamış

temiz kalpli müminlerdir. Buna göre, ayetin anlamı şu şekilde belirginleşmektedir:

Eğer Allah'ın sizi itaatin zorunluluğuna ve meseleyi

elçiye ve buyruk sahibine döndürmenin gerekliliğine iletmesi

olmasaydı, topluca sapmak suretiyle şeytana uymuş olurdunuz.

Temiz ve bozulmamış fıtrat sahibi bir azınlık grup hariç... Onlar

haktan ve iyilikten kesinlikle sapmazlar.

Bu yorumla ilgili olarak söyleyeceğimiz söz şudur: Bu yoruma

göre, lütuf ve rahmet, buna ilişkin somut bir kanıt olmaksızın özel

bir hükme özgü kılınmaktadır. [Yani, genel bir anlama sahip olan

lütuf ve rahmet, Allah'a itaat etmenin, Resule ve ululemre başvurmanın

gerekliliği şeklinde yorumlanarak, ortada hiçbir kanıt

olmaksızın özel bir anlamda kullanılmıştır.] Bu ise, Kur'ân'ın ifade

tarzından uzak bir uygulamadır. Kaldı ki ayetin zahiri, bunun sona

ermiş ve geçmişe yönelik bir minnet hatırlatması olduğunu ortaya

koymaktadır.

Bir diğer görüşe göre, ayeti zahirî doğrultusunda yorumlamak

gerekir. Dolayısıyla ihlâslı olmayan müminler, ek lütuf ve rahmete

muhtaçtırlar. Ihlâslı olanları bile, ilâhî inayetten müstağni değildirler.

40 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Bu yoruma yönelik itirazımız şudur: Böyle bir durumda, ifadenin

zahirinin vehmettirdiği bir hususun [yani, ancak ihlâslı olmayanların

ilâhî lütuf ve rahmete muhtaç olması vehminin] Kur'ân

belâgatince bertaraf edilmesi gerekirdi. Ancak ayette böyle bir

noktayı gözlemleyemiyoruz. Nitekim yüce Allah bütün herkesin lütuf

ve rahmete muhtaç olduğunu belirterek, bir ayette şöyle buyuruyor:

"Eger Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, içinizden

hiçbir kimse asla temiz bir hâle gelemezdi." (Nûr, 21) Başka bir

yerde de insanların en üstünü olan Peygamberimize (s.a.a) şöyle

hitap ediyor: "Sana sebat vermeseydik, andolsun ki, az da olsa,

onlara meyledecektin. O takdirde sana hayatın da, ölümün de

kat kat azabını tattırırdık." (Isrâ, 74-75)

Bazıları, lütuf ve rahmetten maksat, Kur'ân ve Peygamber efendimizdir

(s.a.a) demişlerdir. Bazılarına göre de maksat, fetih ve

zaferdir. Böylece cümledeki istisna yerinde oluyor. Çünkü çoğunluk,

ancak fetih ve zafer gibi hoşuna giden ilâhî somut inayetlerden

dolayı hak üzere kalır. Hakkın acı veren sonuçlarına ise, ancak

durumlarının bilincinde olan azınlık müminler grubu katlanır.

Bazılarına göre istisna, "onu yayarlar" sözünden yapılmıştır. [O

hâlde ayetin anlamı şöyle olur: Onlara güven veya korkuya dair bir

haber gelince, hemen onu yayarlar; pek azı müstesna.] Başkaları

da istisnanın, "iç yüzünü arayanlar" sözünden yapıldığını demişlerdir.

[Yani, eğer duydukları haberi Resule veya ululemre götürselerdi,

onların arasından o işin iç yüzünü anlayanlar, pek azı müstesna,

onun ne olduğunu bilirlerdi.]

Bir diğer grup da şöyle demiştir: Istisna yalnızca lâfızda söz

konusudur. Ki topluluk ve kuşatıcılık ifade eder. Buna göre ayetin

anlamı şöyledir: "Eğer Allah'ın size yönelik lütfü ve rahmeti olmasaydı,

hepiniz şeytana uyardınız." Bu, tıpkı şu ayete benzemektedir:

"Sana (Kur'-ân'ı) okutacagız; artık Allah'ın diledigi hariç, sen

hiç unutmayacaksın." (A'lâ, 6-7) Bu ayetlerdeki dileme istisnası,

unutmanın olumsuzlaşmasıyla hükmün genelliğini ifade eder.

Görüldüğü gibi, bu değerlendirmelerin hiçbiri zorlamadan kur-

Nisâ Sûresi 81-84 ................................................................................................... 41

tulabilmiş değildir.

"Artık Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden (kendi yaptığından)

sorumlusun! [Sadece] inananları [savaşa] teşvik et." Ayetin orijinalinde

geçen "tükellefu" sözcüğünün mastarı "et-teklif" kelimesi,

meşakkat ifade eden "el-külfet" kökünden türemiştir. Teklife de

teklif (meşakkat, zorluk) denilmesi, mükellefe (yükümlüye) zorluğun

yüklenmesi nedeni iledir. Yine ayette geçen "tenkil=ceza" sözcüğü,

"nekâl" kökünden gelir ve Mecma-ul Beyan tefsirinde vurgulandığı

gibi, şu anlamı ifade eder: Benzeri bir azaba uğratılma korkusu

ile insanların bozgunculuk yapmasını engelleyici ceza. Görevini

yerine getirmeyenin bir daha benzeri bir suça yeltenmeyeceği

diğer mükelleflerin ibret alacağı şekilde cezalandırılması yani.

"Fe-katil fî sebîlillah=Artık Allah yolunda savaş" ifadesinin başında

yer alan "fa" harfi, ayrıntılandırma amaçlı bir edattır. Buna

göre, savaş emri, önceki ayetlerin içeriklerinden çıkan sonucun

yani, halkın düşmana karşı çıkmada ağır davranması konusunun

bir ayrıntısı niteliğindedir. Hemen sonrasında yer alan cümleler

bunu kanıtlamaktadır: "Sen ancak kendinden sorumlusun..." Anlatılmak

istenen şudur:

Onlar cihada çıkmakta ağır davranıyorlarsa, savaştan

hoşlanmıyorlarsa, ey Allah'ın Resulü, sen kendin savaş. Ağır davranmaları,

Allah'ın emrine karşı çıkmaları senin gücüne gitmesin.

Çünkü başkasının yükümlülüğü seni bağlamaz. Sen onların değil,

kendine yönelik buyruklardan sorumlusun. Sen kendinden başkasını

ancak teşvik edebilirsin. O hâlde savaş ve müminleri de savaşa

teşvik et. Böylece umulur ki Allah, kâfirlerin zorlu gücünü kırsın,

zarar ve baskınını onlardan defedip gidersin.

"Sen ancak kendinden sorumlusun." ifadesi şu anlamı içeriyor:

"Sen ancak kendi yaptığından sorumlu tutulursun." Bu istisna

da, muzaf takdir etmek suretiyle bu şekilde yorumlanabilir. Şöyle

ki, "la tükellefu illa nefseke" ifadesinin takdirî açılımı şu şekildedir:

"La tükellefu ente şey'en illa amele nefsike." [Görüldüğü gibi

istisna ("illa nefseke" ifadesi), muzaf (yani amel kelimesinin) tak-

42 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

dir edilmesi şeklinde açıklanmıştır. Yani, sen ancak kendi yaptığından

sorumlusun.]

"Umulur ki Allah, kâfirlerin zarar ve baskınını (onlardan) defedip

giderir..." Daha önce "asa" sözcüğünün "ümit" anlamına delâlet

ettiğini belirtmiştik. Ve bu ümidin, konuşanın veya muhatabın

kendisiyle ya da diyalog ortamıyla kaim olmaktan daha genel bir

anlam ifade ettiğini vurgulamıştık. Dolayısıyla tefsir bilginlerinin,

"asa" sözcüğü, yüce Allah'a izafeten kullanıldığı zaman kesinlik ifade

eder, şeklindeki değerlendirmelerine gerek yoktur.

Bu ayet, savaşa gitmemek için ağır davrananlara yönelik ilâhî

azar ve kınamanın yoğunluğuna, çokluğuna delâlet eden bir ifade

tarzına sahiptir. Öyle ki, onların ağırdan almacı tavırları, yüce Allah'ın

Peygamberine (s.a.a) tek başına savaşmasını, onlara aldırmamasını,

çağrısına olumlu karşılık vermeleri için ısrar etmemesini,

onları kendi hâllerine bırakmasını ve bu tür tutumlardan dolayı

içinde bir sıkıntı hissetmemesini emretmesini gerektirmiştir.

Çünkü o sadece kendi nefsinden ve müminleri savaşa teşvik etmekle

yükümlüdür. Uyan uyar, uymayan uymaz.

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI

el-Kâfi'de müellif kendi rivayet zinciriyle Muhammed b. Aclan'-

dan şöyle rivayet eder: Imam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediğini

duydum: "Yüce Allah, 'Onlara güven veya korkuya dair bir haber

gelince, hemen onu yayarlar.' ayetinde, bazılarını ifşa etmekle,

duydukları haberleri yaymakla kınamıştır. O hâlde, gizli bir şeyi açığa

vurmaktan, (duyduğunuz haberi) yaymaktan kaçının." [Usûl-ü

Kâfi, c.2, s.369, h:1]

Aynı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Abdulhamid b. Ebi

Deylem'den, o da Imam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder:

"Allah buyurdu ki: 'Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan

ululemre de itaat edin.' Yine buyurdu ki: 'Hâlbuki onu Resule ve

içlerinden olan ululemre götürselerdi, onların arasından işin iç

yüzünü anlayanlar, onun ne oldugunu bilirlerdi.' Böylece insanla-

Nisâ Sûresi 81-84 ................................................................................................... 43

rın yönetimini, içlerinden olan ululemre (emir sahiplerine) bırakmıştır

ki, onlara itaat etmeyi ve sorunların çözümü için onlara baş

vurmayı emretmiştir." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.295, h:3]

Ben derim ki: Bu rivayet, bizim ikinci ayette geçen

"ululemr"den maksat, ilk ayette geçen "ululemr"dir, şeklindeki

değerlendirmemizi desteklemektedir.

Tefsir-ul Ayyâşî'de, Abdullah b. Aclan Imam Muhammed Bâkır-

'ın (a.s), "Hâlbuki onu Resule ve içlerinden olan ululemre

götürselerdi..." ayeti ile ilgili olarak, "Kastedilenler Ehlibeyt

Imamlarıdır." dediğini rivayet eder. [c.1, s.260, h:205]

Ben derim ki: Aynı anlamı içeren bir rivayeti Abdullah b.

Cündeb Imam Rıza'dan (a.s) aktarır. Imam Rıza Vakıfiye Mezhebi'ne

ilişkin değerlendirmelerini içeren bir yazıda ona (Abdullah b.

Cündeb'e) ululemrden maksadın Ehlibeyt Imamları olduğunu buyurur.

1 Yine Şeyh Müfid el-Ihtisas adlı eserde, bu konuya ilişkin olarak

Ishak b. Ammar kanalıyla Imam Sadık'tan (a.s) uzun bir hadis

rivayet eder.

Tefsir-ul Ayyâşî'de, Muhammed b. Fudayl'dan, "Eger Allah'ın

size lütuf ve rahmeti olmasaydı..." ayetiyle ilgili olarak Imam Ebu'l

Hasan Musa Kâzım'ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Lütuftan

maksat Resulullah (s.a.a), rahmetten maksat da Emir-ül

Müminin'dir [Hz. Ali'dir]." [c.1, s.261, h:208]

Yine aynı eserde Zürare Imam Bâkır'dan (a.s) ve Hamran Imam

Cafer Sadık'tan (a.s), "Eger Allah'ın size lütuf ve rahmeti

olmasaydı..." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet ederler: "Allah'ın

lütfu elçisi, rahmeti de Ehlibeyt Imamlarının velayetidir." [c.1, s.261,

h:207]

Yine aynı eserde Muhammed b. Fudayl, salih kuldan [yani, Imam

Musa Kâzım'dan] (a.s) şöyle rivayet eder: "Rahmetten maksat

Resu-lullah (s.a.a), lütuftan maksat da Ali b. Ebu Talip'tir (a.s)."

[c.1, s.261, h:209]

1- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.260, h:206]

44 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Ben derim ki: Rivayetleri, genel ve soyut olguların nesnel ve

özel olgulara uyarlanışı şeklinde algılamak gerekir. Kastedilen de

peygamberlik ve velayettir. Bunlar ayrılmaz iki sebeptir, yüce Allah

onlar aracılığıyla bizi sapıklık uçurumundan ve şeytanın tuzağından

kurtarmıştır. Bunlardan biri tebliğ edilen sebep, diğeri de yürütmeci

sebeptir. Son rivayete daha fazla itibar edilir. Çünkü yüce

Allah kitabında elçisini "rahmet" olarak nitelemiştir: "Biz seni ancak

âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ, 107)

el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Ali b. Hadîd'den, o da

Murazim'den Imam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet

eder: "Yüce Allah, kullarından hiç kimseye yüklemediği yükümlülüğü

elçisine yüklemiştir. Kendisiyle birlikte savaşacak bir grup bulamaması

durumunda tek başına tüm insanlara (düşmanlara)

karşı çıkmakla yükümlü tutmuştur. Ondan önce ve ondan sonra

hiç kimseyi bununla yükümlü tutmamıştır." Ardından Imam şu ayeti

okudu: "Artık Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlusun."

Sonra şöyle buyurdu: "Buna karşılık yüce Allah, kendisi için belirlediğini

onun için de belirlemiş ve şöyle buyurmuştur: "Kim bir

iyilikle gelirse, ona getirdigi o iyiligin on katı vardır." (En'âm, 160)

Bunun yanında Resule (s.a.a) salavat getirmenin on iyiliğe bedel

olduğunu belirtmiştir." [Ravzat-ul Kâfi, c.8, s.274, h:414]

Tefsir-ul Ayyâşî'de, Süleyman b. Halid'den şöyle rivayet edilir:

Imam Cafer Sadık'a (a.s) insanların Hz. Ali (a.s) ile ilgili olarak,

"Şayet haklı idiyse, onu hakkını almak için kıyam etmekten alıkoyan

neydi?" şeklinde söyledikleri sözlere ilişkin olarak ne düşündüğünü

sordum. Buyurdu ki: "Yüce Allah, Resulullah'tan (s.a.a)

başkasını tek başına baş kaldırmakla yükümlü tutmamıştır. O,

Resulü'ne hitaben şöyle buyurmuştur: 'Artık Allah yolunda savaş.

Sen ancak kendinden sorumlusun. [Sadece] inananları [savaşa]

teşvik et.' Bu ancak Allah'ın Resulü için geçerli olan bir yükümlülüktür.

Onun dışındaki insanlar içinse şu hüküm geçerlidir: 'Tekrar

savaşmak için bir tarafa çekilmek veya diger bölüge ulaşıp mevzi

 

Nisâ Sûresi 81-84 ......................................................... 45

 

tutma durumu hariç... [Yani, böyle birilerinin savaşa katılmamasının

sakıncası yoktur.]' [Enfâl, 16] O gün, Ali'ye hakkını almak için

yardım edecek bir grup yoktu." [c.1, s.261, h:211]

Aynı eserde Zeyd Şehham Imam Cafer b. Muhammed'den

(a.s) şöyle rivayet eder: "Resulullah (s.a.a) kendisinden istenen

hiçbir şeye, yoktur, dememiştir. Şayet istenen şey varsa verir, yoksa,

inşallah olursa veririm, derdi. Hiçbir zaman kötülüğe kötülükle

karşılık vermemiştir. 'Artık Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden

sorumlusun.' ayeti indiğinden itibaren de karşılaştığı tüm

müfrezelerde bizzat kendisi komutanlık yapmıştır." [c.1, s.261,

h:212]

Bu doğrultuda başka rivayetler de vardır.

 

Nisâ Sûresi 85-91 ................................................................................................... 47

85- Kim iyi bir şefaatte bulunursa, onun o şefaat(in doğurduğu

iyilik)ten bir nasibi olur; kim de kötü bir şefaatte bulunursa, şefaat(

in doğurduğu kötü akıbet)ten bir payı olur. Allah her şeye gücü

yetendir, her şeyin koruyucusudur.

86- Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeli ile selâm

verin yahut aynısı ile karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyi

(hakkıyla) hesaplayandır.

87- Allah'tır ki Ondan başka ilâh (tapacak) yoktur. Geleceğinde

şüphe olmayan kıyamet günü, sizi mutlaka bir araya toplayacaktır.

Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?

88- Size ne oldu da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız?!

Hâlbuki Allah onları, yaptıklarından dolayı (gerisingeri) küfre döndürdü.

Allah'ın, kötü amelleri sonucu saptırdığını doğru yola iletmek

mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, artık onun için (doğruya)

hiçbir yol bulamazsınız.

89- Onlar, sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki, onlarla

eşit olasınız. Onun için Allah yolunda göç etmedikçe onlardan

hiçbirini dost edinmeyin. Eğer (göç etmekten) yüz çevirirlerse, onları

yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün; onlardan dost ve yardımcı

edinmeyin.

90- Ancak sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluma

sığınanlar yahut sizinle veya kendi toplumlarıyla savaşmaktan

yürekleri sıkılarak size gelenler, (bu hükümden) müstesnadır.

Allah dileseydi onları size musallat ederdi de sizinle savaşırlardı.

Artık onlar sizden uzak durup da sizinle savaşmazlar ve size barış

teklif ederlerse, (bu durumda) Allah size, onların aleyhinde bir yola

girme hakkı (savaş izni) vermemiştir.

91- Hem sizden, hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen

başkalarını da bulacaksınız. Ne var ki fitneye (küfre veya savaşa)

her çağırdıklarında ona dalarlar (dönerler). Eğer sizden uzak

durmaz, barış teklif etmez ve sizden el çekmezlerse onları yakalayın,

bulduğunuz yerde öldürün. Işte onlara karşı size apaçık burhan

ve delil verdik.

48 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

AYETLERIN AÇIKLAMASI

Bu ayetler grubu, önceki grubu bütünleyen bir içeriğe sahiptir.

Çünkü tefsirine başladığımız bu ayetlerin tümünde (85-91) bir

grup müşrikle -yani müşriklerden olan iki yüzlü münafıklarla- girişilen

savaş konu ediliyor. Ayetler üzerinde düşünüldüğü zaman, bunların

müminlere inandıklarını izhar eden, sonra karargâhlarına dönüp

müşriklerin şirk inancına katılan bir grup müşrik hakkında indikleri

anlaşılır. Işte bunlarla savaşma hususunda Müslümanlarda

bir kuşku uyanır; Müslümanlar arasında, bunların konumları hakkında

değişik görüşler ileri sürülür. Bazıları onlarla savaşmaktan

yana tavır belirlerken, bazıları buna engel olur ve görünürde iman

ettikleri için onların lehinde aracılık yaparlar.

Buna karşılık yüce Allah, onlar hakkında Müslümanların yurduna

hicret etmek ya da Müslümanların kendileriyle savaşacaklarını

bilmek şeklinde iki alternatif sunar ve müminleri bu gibi insanlar

lehine aracılık yapmamak hususunda uyarır.

Bunlara başkaları [Müslümanlarla aralarında antlaşma bulunan

bir topluma sığınanlar ve savaşmaktan yürekleri sıkılanlar],

sonra başkaları [hem Müslümanlardan, hem de kendi toplumlarından

emin olmak isteyenler] katılır ve onlara ya barış ya da savaştan

birine razı olmaları önerilir. Söze başlanırken içeriklerine

özet-giriş yapılarak bir ayette "şefaat" konusuna, bir diğer ayette

de barış önerisiyle ilgisi bulunduğundan "selâmlaşma" konusuna

açıklık getirilir.

"Kim iyi bir şefaatte bulunursa, onun o şefaat(in doğurduğu iyilik)

ten bir nasibi olur." Ayette geçen "nasîb" ve "kifl" sözcükleri aynı

anlama (pay) gelirler. "Şefaat", eksikliği onarma ya da bir meziyeti

giydirme vb. amaca yönelik bir tür aracılık olması hasebiyle, bir

durumu düzeltmeye yönelik bir tür nedensellik niteliğine sahiptir.

Dolayısıyla hakkında şefaat gerçekleşen duruma bağlı olarak belirginleşen

kötü akıbet ve mükâfat, şefaatin kendisi için de söz

konusu olur. Çünkü aracılık edenin ve hakkında aracılık yapılanın

Nisâ Sûresi 85-91 ................................................................................................... 49

ortak amacı budur. Şu hâlde aracılık yapan kişi, yaptığı aracılığın

doğurduğu hayır veya şerde belli bir pay sahibidir. "Kim iyi bir şefaatte

bulunursa..." ayetinde vurgulanan anlam işte budur.

Bu gerçeğin gündeme getirilmesinde, müminlere yönelik bir

mesaj vardır. Şöyle ki bir şeye aracılık yaparken dikkatli olmaları

uyarısında bulunuluyor; hakkında aracılık yapılan şeyde bir tür kötülük

varsa, bundan uzak durmaları isteniyor. Müşrik kökenli münafıkların

öldürülmemeleri, onlarla savaşılmaması hususunda aracılık

yapmak gibi. Çünkü küçük bir bozgunculuğu kendi hâlinde

bırakmak ve onunla ilgili önlemleri almayı ihmal etmek, onun gelişmesine,

önlenemez bir hâl almasına imkân sağlar. Bu küçük

bozgunculuk gelişir, büyür ve sonuçta yönetimi ele alarak çevreyi

ve nesli mahveder. Şu hâlde ayet, bir tür kötü aracılık yasağı niteliğindedir.

Zalimler, tağutlar, münafıklar ve müşrikler gibi yeryüzünde

bozgunculuk yapan gruplar lehinde aracılık yapmayı yasaklamaktadır.

"Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeli ile selâm verin."

Bu ayette, verilen bir selâmı, ondan daha güzeliyle veya benzeriyle

karşılama emrediliyor. Bu, her türlü selâmı kapsayan genel bir hükümdür.

Ancak ayetlerin genel akışından da anlaşılacağı üzere,

buradaki selâmdan maksat, barış amaçlı verilen bir selâmdır. Yani

bu ayetlerde, Müslümanlara getirilen barış ve uzlaşma önerisinin

ifadesi olarak selâmın verilmesi durumu ile ilintili bir hususa temas

ediliyor.

"Allah'tır ki, Ondan başka ilâh yoktur... kıyamet günü sizi, mutlaka

bir araya toplayacaktır..." Ayetin anlamı açıktır. Bir bakıma, önceki

iki ayetin içeriğini gerekçelendiriyor ve sanki şöyle denmek isteniyor:

Iyi ve kötü aracılık hususunda Allah'ın size yüklediği sorumluluğun

gereğini yapın. Size selâm verenin selâmını yüz çevir-mek ve

reddetmek suretiyle geçersiz kılmayın. Çünkü önünüzde bir gün

var ki, Allah sizi o günde bir araya getirecek ve yöneltilen çağrıya

olumlu ya da olumsuz tepki göstermenize dayalı olarak yaptıklarınızın

karşılığını verecektir.

50 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

"Size ne oldu da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız?! Hâlbuki

Allah onları yaptıklarından dolayı (gerisingeri) küfre döndürdü..." Ayetin

orijinalinde geçen "fieteyn" kelimesi, "fieh" kelimesinin

tesniyesidir. "Fieh" kelimesi ise taife ve grup demektir. "Erkese"

kelimesinin mastarı olan "irkas" ise, geri çevirme, döndürme anlamına

gelir.

Bu ayet, içeriği bakımından ilk baştaki "Kim iyi bir şefaatte

bulunursa..." giriş ve hazırlık nitelikli ayetin içeriğine ilişkin bir

ayrıntılan-dırma konumundadır. Buna göre şöyle bir anlam çıkıyor

karşımıza: Kötü aracılık, bunu yapan kimseye de sorumluluktan

bir pay yüklediğine göre, ey müminler, size ne oldu da münafıklar

hakkında iki gruba ayrıldınız, iki hizip ve topluluk hâline geldiniz?!

Bir grubunuz, onlarla savaşmaktan yana tavır belirliyor, diğer bir

grubunuz da onlar için aracılık yapmayı, onlara karşı savaşmama

eğilimini teşvik ediyor; onların gelişmesiyle gelişen, onların olgunlaşmasıyla

meyve veren bozgunculuk ağacını görmezlikten gelmeyi

öneriyor. Hâlbuki Allah, daha önce çıktıkları sapıklık çukuruna

gerisingeri göndermiştir onları. Bu, onların istedikleri kötü amellerin

bir sonucudur. Yoksa siz, onlar lehinde aracılık yapmak

suretiyle Allah'ın saptırdığı bu kimseleri doğru yola iletmeyi mi

istiyorsunuz? Oysa Allah'ın saptırdığı kimseyi hidayete erdirmenin

yolu yoktur.

"Allah kimi saptırırsa, artık onun için (dogruya) hiçbir yol bulamazsın."

Burada müminlere yönelik hitaptan, Resulullah'a

(s.a.a) yönelik hitaba geçiş yapılıyor. [Iltifat sanatına baş vuruluyor.]

Bu yöntemle şuna işaret ediliyor: "Onlar hakkında aracılıkta

bulunan müminler bu sözü gereği gibi anlayamazlar. Eğer anlayabilselerdi,

münafıklar lehinde aracılık yapmazlardı." Dolayısıyla onlara

hitap etmekten vazgeçilerek meseleyi en açık, en belirgin

şekliyle kavrayan kişiye, yani Peygambere (s.a.a) hitap ediliyor.

"Onlar, sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki, onlarla eşit

olasınız..." Bu ifade bir bakıma, "Hâlbuki Allah onları, yaptıklarından

dolayı (gerisingeri) küfre döndürdü. Allah'ın saptırdıgını dog-

Nisâ Sûresi 85-91 ................................................................................................... 51

ru yola iletmek mi istiyorsunuz?" ifadesinin açıklaması niteliğindedir.

Dolayısıyla şu anlamı elde etmiş oluyoruz: Onlar inkâr ettiler.

Bununla da kalmayıp sizin de onlar gibi inkâr etmenizi, böylece

eşit düzeye gelmenizi istediler.

Sonra yüce Allah, Allah yolunda hicret edinceye kadar onlarla

dostluk kurulmasını yasaklıyor. Eğer yüz çevirirler (ve hicret etmeye

yanaşmazlarsa) sizin yapacağınız, bulduğunuz yerde onları yakalayıp

öldürmektir; onlarla dost olmaktan, onlara yardım etmekten

kaçınmak-tır. "Eger (göç etmekten) yüz çevirirlerse..." ifadesi,

müminlerin onlara hicret etmeyi önermekle yükümlü olduklarını

göstermektedir. Eğer bu öneriyi kabul ederlerse, müminlerin onlarla

dostluk ilişkilerine girmeleri gerekir; değilse onları öldürmeleri

bir zorunluluk hâlini alır.

"Ancak sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar

yahut sizinle veya kendi toplumlarıyla savaşmaktan yürekleri

sıkılarak size gelenler, (bu hükümden) müstesnadır." Burada yüce Allah

iki grubu, "Eger (göç etmekten) yüz çevirirlerse onları yakalayın,

buldugunuz yerde öldürün." genel hükmünün dışında tutuyor.

Birincisi: "...sıgınanlar..." Yani, onlarla bazı anlaşmalılar arasında

bir ittifak vb. bir durum varsa... Ikincisi: Öldürülmeleri veya başka

etkenler dolayısıyla ne Müslümanlarla, ne de kendi kavimleriyle

savaşmak istemeyenler, dolayısıyla mü-minlerden uzaklaşarak onlara

barış önerisinde bulunanlar; müminlerin lehinde veya aleyhinde

bir tutum sergilemeyenler. Işte bu iki grup biraz önce sözü

edilen genel hükmün dışında tutulmuşlardır.

Ayetin orijinalinde geçen "hasiret sudûruhum" ifadesi, yüreklerin

daralması, sıkılması anlamına gelir.

"Hem sizden, hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen

başkalarını da bulacaksınız..." Önceden haber veriliyor ki, siz ileride

başka insanlarla da karşılaşacaksınız. Bunlar, yukarıdaki genel

hükmün dışında tutulan gruplardan ikincisine benzerler. Çünkü

bunlar, hem sizin, hem de soydaşlarının yanında kendilerini güvenceye

almak isterler. Fakat yüce Allah bunların münafıklar ol-

52 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

duklarını, verdikleri sözlere ve tarafsızlık iddialarına güvenilemeyeceğini

bildirmektedir.

Bu yüzden, onların dışındaki gruplarla ilgili olarak olumlu bir

ifade tarzıyla, "onlar sizden uzak durup da sizinle savaşmazlar ve

size barış teklif ederlerse..." şeklinde konulan iki şarta karşılık olarak

onlar hakkında; "Eger sizden uzak durmaz, barış teklif

etmez ve sizden el çekmezlerse..." şeklinde olumsuz bir şart ileri

sürülmüştür. Bu, mü-minlerin onlara karşı uyanık olmalarını, tedbirli

davranmalarını öngören bir uyarı niteliğindedir. Ayetin anlamı

bu bakımdan son derece açıktır.

SELÂMIN ANLAMI ÜZERINE

Uygar, ilkel, ilerlemiş ya da geri kalmış gibi kategorilere ayrılan

eski-yeni tüm toplumlar ve kavimler, toplumsal yaşayışları çerçevesinde

bir selâmlaşma geleneğine sahiptirler. Karşılaşma anlarında

bu selâmlaşma biçimiyle tanışırlar, bilişirler. Çeşitli kısımlara

ve türlere göre farklılaşan gruplar, birbirleriyle karşılaşınca başlarıyla

veya elleriyle işaret ederek yahut şapkalarını vs. çıkararak selâmlaşırlar.

Bu durum, toplumsal yaşam üzerinde etkili olan faktörlerin

niteliğine göre değişiklik arz eder.

Ama eğer sen değişik toplumlar düzeyinde yaygın olan değişik

se-lâmlaşma çeşitleri üzerinde düşünürsen, bunların bir tür boyun

eğişe, alçalışa, küçülüşe işaret ettiğini, bu gibi anlamları yansıttığını

görürsün. Bununla aşağıda olan yukarıda olana, düşük olan

onurlu olana, itaat eden itaat edilene, köle olan efendi olana karşı

küçüklüğünü, basitliğini, önemsizliğini ve zelilliğini ifade eder. Kısacası

bu tür selâmlaşmalar, ilkel dönemlerde ve sonrasında toplumlar

arasında rayiç (yaygın) olan köleleştirme tablosunu, kuşkusuz

farklı görüntüleriyle, yansıtır. Bu yüzden söz konusu selâmlaşmaların

itaat edenden başlayıp itaat edilende son bulduğunu,

alçak-düşük olanla açılıp yüksek-onurlu olanda kapandığını görüyoruz.

Şu hâlde bu tür selâmlaşmalar, kölelik düzeninden beslenen

putperestliğin bir ürünüdür.

Nisâ Sûresi 85-91 ................................................................................................... 53

Bilindiği gibi, Islâm'ın en büyük amacı, putperestliği ve sonunda

putperestliğe gelip dayanan ondan doğan tüm örf, âdet ve gelenekleri

ortadan kaldırmaktır. Bu yüzden, selâmlaşma olgusu

bağlamında da normal bir yol izlemiş; putperestlik yasalarına ve

köleci düzenin kurallarına karşılık bir yasa, bir gelenek geliştirmiştir.

O da insanların birbirlerine "selâm" vermeleri (barış önermeleri)

dir.

Bu, bir anlamda selâm verilen kişiye, haksızlığa saldırıya uğramayacağı

güvencesini vermektir; insanın doğuştan sahip olduğu

fıtrî özgürlüğe dokunulmayacağını ilân etmektir. Bireyleri arasında

dayanışma bulunan bir toplumun ihtiyaç duyduğu ilk şey, insanların

canları, namusları ve malları noktasında ve bu üçüyle ilintili her

hususta karşılıklı olarak birbirlerine güven vermeleridir.

Işte, yüce Allah'ın her karşılaşmada verilmesini bir kural hâline

getirdiği selâm bu amaca yöneliktir. Ulu Allah konuyla ilgili olarak

şöyle buyuruyor: "Evlere girdiginiz zaman, Allah tarafından bereketli

(hayır kaynagı) ve pek güzel bir yaşama dilegi olarak kendinize

(ev halkına) selâm verin." (Nûr, 61) "Ey inananlar! Kendi evlerinizden

başka evlere, haber verip (geldiginizi fark ettirip) izin

almadan ve ev halkına selâm vermeden girmeyin. Bu, sizin için

daha iyidir; herhâlde (bunu) düşünüp anlarsınız." (Nûr, 27)

Yüce Allah, elçisini de müminlerin efendisi olduğu hâlde, müminlere

selâm verme yönünde eğitmiş ve şöyle buyurmuştur: "Ayetlerimize

inananlar sana geldiginde, onlara de ki: Size selâm

olsun. Rabbiniz rahmet etmeyi kendi üzerine yazmıştır (gerekli

kılmıştır)." (En'âm, 54) Yine elçisine, müminlerden başkasına da selâm

vermeyi emretmiştir: "Artık sen onlardan yüz çevir ve 'Size

selâm olsun' de. Yakında bileceklerdir." (Zuhruf, 89)

Karşılaşmalarda selâm verme geleneği, cahiliye Arapları arasında

oldukça yaygındı. Cahiliye döneminden kalma şiir ve nesir

gibi belgeler bunun somut kanıtlarıdır. Lisan-ül Arap adlı sözlük kitabında

konuyla ilgili olarak şöyle deniyor: "Cahiliye döneminde

Arapların selâmlaşmaları şöyleydi: Biri arkadaşıyla karşılaşınca

54 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ona, 'En'im saba-hen=iyi sabahlar' ve 'abeyt-el la'n=cenabınızda

lâneti gerektiren bir durum olmasın' derdi. Bir de 'selâmün

aleyküm' derlerdi. Bu son cümle, barışma işaretiydi; aramızda savaş

yok anlamını ifade ederdi. Sonra yüce Allah Islâm dinini gönderdi

ve karşılaşmalarda 'selâm'la yetinilmesi öngörüldü. Bu selâmlaşma

şeklini yaygınlaştırmaları emredildi." [Lisân-ul Arap'tan

aldığımız alıntı burada son buldu.]

Şu kadarı var ki, yüce Allah Kur'ân'da çok kere Hz. Ibrahim'in

(a.a) kıssası kapsamında da bu ifadeyi aktarır. Bu da tıpkı hac vb.

gibi, "selâm"ın da cahiliye Arapları arasında yaşayan, Ibrahim'in

tevhit esaslı dininin bir kalıntısı olduğuna ilişkin bir kanıttır. Yüce

Allah Hz. Ibrahim'in, babasıyla bir diyalogunda şöyle dediğini aktarır.

"Sana selâm olsun, dedi, senin için Rabbimden magfiret dileyecegim."

(Meryem, 47) "Andolsun ki elçilerimiz (melekler), Ibrahim'e

müjde getirdiler ve 'Selâm (sana)!' dediler, o '(Size de)

selâm' dedi." (Hûd, 69) Bu kıssa, Kur'ân'da birkaç kez anlatılmıştır.

Bunu yüce Allah, kendisi için de bir selâmlaşma ifadesi olarak

birkaç yerde kullanmış ve şöyle buyurmuştur: "Âlemler içinde

Nuh'a selâm olsun." (Sâffât, 79) "Ibrahim'e selâm olsun." (Sâffât,

109) "Musa ve Harun'a selâm olsun." (Sâffât, 120) "Ilyas'a selâm

olsun." (Sâffât, 130) "(Gönderilen bütün) peygamberlere selâm olsun."

(Sâffât, 181)

Yüce Allah bunun, aynı zamanda gözde meleklerinin de selâmlaşma

aracı olduğunu belirtmiştir: "Melekler, tertemiz olarak canlarını

aldıgı kimselere; 'Size selâm olsun' derler." (Nahl, 32) "Melekler

de her kapıdan yanlarına varırlar; 'Sabretmenize karşılık

size selâm olsun.' derler." (Ra'd, 23-24) Yine bunun, cennet halkının

da selâmlaşma aracı olduğunu bildirir: "Oradaki dirlik temennileri

'selâm'dır." (Yûnus, 10) "Orada ne boş bir söz ve ne de günaha sokan

bir laf işitirler. Duydukları söz, yalnız 'selâm, selâm'dır." (Vâkıa,

25-26)

Nisâ Sûresi 85-91 ................................................................................................... 55

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI

Mecma-ul Beyan tefsirinde, "Size bir selâm verildigi zaman..."

ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor: Ali b. Ibrahim kendi tefsirinde

[yani Tefsir-ul Kummî'de] Imam Bâkır (a.s) ve Imam Sadık'tan (a.s)

şöyle rivayet eder: "Ayette geçen 'tahiyyat' kelimesiyle, selâm ve

diğer iyilikler kastedilmiştir." [c.2, s.85, Tahran baskısı]

el-Kâfi'de müellif kendi rivayet zinciriyle Sekuni'den şöyle rivayet

eder: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Selâm vermek isteğe bağlıdır;

ama selâmı almak farzdır, zorunludur." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.644,

h:1]

Yine aynı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Cerrah el-

Meda-inî'den, o da Imam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Küçük

büyüğe, yürüyen oturana, az olanlar çok olanlara selâm verirler."

[Usûl-ü Kâfi, c.2, s.646, h:1]

Aynı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Üyeyne1 b.

Mus'ab'ın Imam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet ettiğini aktarır:

"Az sayıda olan çok sayıda olanlara öncelikle selâm verirler. Atlılar

yayalara, katıra binenler eşeğe binenlere , ata binenler katıra binenlere

selâm verirler." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.646, h:2]

Aynı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Ibn-i Bükeyir'den, o

da bazı arkadaşlarından, o da Imam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet

eder: Imamı şöyle derken duydum: "Atlı olan yürüyene, yürüyen

oturana selâm verir. Iki topluluk karşılaştığında sayıları az olanlar,

sayıları çok olanlara selâm verirler. Bir kişi bir toplulukla karşılaştığında

o bir kişi topluluğa selâm verir." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.647, h:3]

Ben derim ki: Buna yakın bir hadis, ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde

Beyhaki'den, o da Zeyd b. Eslem'den, o da Hz. Peygamberden

(s.a.a) rivayet edilmiştir.

Yine el-Kâfi adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Imam

Sa-dık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Bir topluluk bir başka topluluğa

1- Bir başka nushaya göre de Anbese b. Mus'ab geçer.

56 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

uğradığında, bir kişinin onlar adına karşı tarafa selâm vermesi yeterlidir.

Yine bir kişi bir topluluğa selâm verdiğinde, onların içinden

bir kişinin onlar adına selâmı alması yeterlidir." [Usûl-ü Kâfi, c.2,

s.647, h:1]

et-Tehzib adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Muhammed

b. Müslim'den şöyle rivayet eder: "Imam Bâkır'ın (a.s) yanına

gittiğim bir sırada onu namaz kılarken buldum. Es-selâmu aleyke

(selâm üzerine olsun), dedim. O da, es-selâmu aleyke, dedi. Sonra,

nasıl sabahladın? diye sordum. Bana cevap vermedi. Namazı tamamlayınca,

'Bir insan namazdayken selâm alabilir mi?' diye sordum.

Evet, verilen selâma benzeriyle karşılık verir, dedi." [c.2, s.329,

h:1349]

Aynı eserde, müellif kendi isnadıyla Mansur b. Hâzım'dan, o da

Imam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Sen namazdayken

biri sana selâm verirse, gizlice onun selâmını alırsın." [c.2, s.332,

h:1366]

Men la Yahzuruh-ul Fakih adlı eserde, müellif kendi rivayet

zinciriyle Mes'ade b. Sadaka'dan, o da Imam Cafer b. Muhammed'den

(a.s), o da babasından [yani Imam Muhammed Bâkır'-

dan] (a.s) şöyle rivayet eder: "Yahudilere, Hıristiyanlara,

Mecusîlere, putperestlere, içki meclisinde oturanlara, satranç ve

tavla oynayanlara, kadın gibi davranan erkeklere, iffetli kadınlara

iftira atan şairlere selâm vermeyin. Namaz kılan kimseye de selâm

vermeyin. Namaz kılan kimse, selâma karşılık veremez. Çünkü

selâm vermek isteğe bağlı; fakat selâm almak, karşılığını vermek

farzdır. Faiz yiyene, tuvaletteki kimseye, hamamda yıkanana

ve günahkârlığını ifşa eden fasık insana da selâm vermeyin." [c.1,

s.368]

Ben derim ki: Yukarıda sunduğumuz anlamı içeren birçok rivayet

vardır. Daha önce yapılan açıklamalar da göz önünde bulundurulursa,

bu rivayetlerin anlamları daha kolay kavranabilir. Çünkü

selâm, barışı yaygınlaştırmayı, karşılaşan taraflar arasında eşitlik

ve denklik esasına dayalı olarak büyüklenme ve horlamaya karşı

Nisâ Sûresi 85-91 ................................................................................................... 57

güvenliği yaymayı ifade eden bir sözdür.

Rivayetlerde işaret edildiği üzere büyüğün küçüğe, az olanların

çok olanlara, bir kişinin topluluğa selâm vermesi, eşitliği ihlâl edici

bir durum değildir. Bunun temelinde hakların gözetilmesi yatar.

Çünkü Islâm, mensuplarına hakları çiğnemeyi, faziletleri

görmezlikten gelmeyi, meziyetleri göz ardı etmeyi emretmez. Tersine,

fazilet sahibi olmayan kimseye fazilet ve hak sahibi olan

kimsenin faziletini ve hakkını gözetmesini emreder. Öte yandan

fazilet sahibinin kendini beğenmesini, başkalarına karşı büyüklük

kompleksine kapılmasını, insanlar üzerinde haksız tasallut kurmasını,

böylece toplumsal dengeleri bozmasını da yasaklar.

Bazı gruplara yönelik selâm verme yasağı ise, onları dost edinme,

onlara eğilim gösterme yasağının bir ayrıntısı niteliğindedir.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Yahudileri ve Hıristiyanları

dostlar edinmeyin." (Mâide, 51) "Benim de düşmanım, sizin

de düşmanınız olanları dostlar edinmeyin." (Mümtehine, 1) "Zulmedenlere

meyletmeyin." (Hûd, 113) Bununla ilgili çok sayıda ayet örnek

gösterilebilir.

Evet kimi durumlarda, meselâ dini tebliğ ve hak mesajını duyurma

amacıyla zalimlere yaklaşma maslahatı, tam bir ünsiyet

meydana gelsin ve arada kaynaşma olsun diye onlara selâm vermeyi

gerektirebilir. Nitekim yüce Allah, Peygambere (s.a.a) şöyle

hitap etmiştir: "Artık sen onlardan yüz çevir ve 'Size selâm olsun!'

de." (Zuhruf, 89) Bir ayette de müminler şu şekilde nitelendiriliyorlar:

"Bilgisizler (kendini bilmez kimseler) laf attıgında, 'selâm'

derler." (Furkan, 63)

Tefsir-us-Safi'de şöyle rivayet edilir: "Adamın biri Peygamber

efendimize (s.a.a) 'es-selâmu aleyke' [selâm üzerine olsun] diye

selâm verdi. O da 've aleyk-es selâm ve rahmetullah' [ve senin üzerine

olsun selâm ve Allah'ın rahmeti] diye karşılık verdi. Bir başkası

ona, 'es-selâmu aleyke ve rahmetullah' diye selâm verdi. O da

've aleykesselâm ve rahmetullahi ve berekâtuh' [ve senin üzerine

olsun selâm ve Allah'ın rahmeti] diye karşılık verdi. Sonra bir baş-

58 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ka adam, 'es-selâmu aley-ke ve rahmetullahi ve berakatuh' diye

selâm verdi. O da 've aleyke' [ve senin üzerine de olsun] karşılığını

verdi. Bunun üzerine adam, 'Bana eksik karşılık verdin. Nerede

kaldı Allah'ın, 'Size bir selâm verildigi zaman, ondan daha güzeli

ile selâm verin...' sözünün gereği?!' Peygamberimiz (s.a.a) ise ona,

'Sen bana söyleyecek bir fazilet bırakmadın, ben de aynısını sana

iade ettim.' diye karşılığını verdi."

Ben derim ki: Buna benzer bir hadis, ed-Dürr-ül Mensûr'da

Müs-ned-i Ahmed'den "zühd" bölümünde, Ibn-i Cerir'den, Ibn-i

Münzir'den, Ibn-i Ebi Hatem'den, Taberani'den, Ibn-i

Mürdeveyh'den hasen bir rivayet zinciriyle Selman-ı Farisi'den rivayet

edilmiştir. [c.2, s.188]

el-Kâfi'de Imam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Emirül

Müminin Hz. Ali (a.s) bir topluluğa uğradı, onlara selâm verdi.

Onlar da, 'aleykes-selâm ve rahmetullahi ve berekâtuhu ve

mağfiretuhu ve rıdvanuh' [selâm, Allah'ın rahmeti, bereketi, mağfireti

ve hoşnutluğu üzerine olsun] dediler. Bunları duyan Emir-ül

Müminin (a.s) onlara şöyle buyurdu: Bizim hakkımızda, meleklerin

babamız Ibrahim'e dediğinden fazlasını söylemeyin. Onlar, Ibrahim'e

sadece bunları demişlerdi: Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerinize

olsun ey Ehlibeyt!" [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.646, h:13]

Ben derim ki: Bu rivayette eksiksiz selâm verme sünnetinin,

yani "es-selâmu aleyke ve rahmetullahi ve berekâtuhu" sözünün,

Hz. Ibrahim'in (a.s) hanîf [tevhit esaslı] dininden kalma bir gelenek

olduğuna işaret ediliyor. Yine bununla daha önce, "selâm" sözünü

söyleyerek selâmlaşma, hanîf dinin bir geleneğidir, şeklindeki değerlendirmemiz

de pekiştiriliyor.

Aynı eserde, Imam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir:

"Selamın kâmil olması, mükim olan insanla musafaha yapmak

[tokalaşmak], yolcu ile de kucaklaşmayla olur." [Usûl-ü Kâfi, c.2,

s.646, h:14]

el-Hisal adlı eserde, Hz. Ali'den (a.s) şöyle rivayet edilir: "Aranızda

birisi aksırdığı zaman ona, 'Yerhamukellah' [Allah sana

Nisâ Sûresi 85-91 ................................................................................................... 59

rahmet etsin] deyin. O da size, 'Yağfirullahu lekum ve

yerhamukum' [Allah sizi bağışlasın ve size rahmet etsin] desin.

Çünkü yüce Allah, 'Size bir selâm verildigi zaman, ondan daha

güzeli ile selâm verin.' buyurmuştur." [s.127]

el-Menakıb adlı eserde şöyle bir olay anlatılır: "Imam Hasan'ın

(a.s) cariyelerinden biri ona bir deste reyhan çiçeği getirdi. Imam

ona, seni Allah rızası için azat ediyorum, buyurdu. Orada bulunanlar

bunun nedenini sorunca şöyle dedi: Allah bizi (kitabında) eğitip

edeplendi-rerek, 'Size bir selâm verildigi zaman, ondan daha güzeli

ile selâm verin.' buyurmuştur. Onun getirdiğinden daha güzeli,

onun azat edilmesidir." [c.4, s.18]

Ben derim ki: Görüldüğü gibi bu rivayetler, ayette işaret edilen

selâmlaşma olgusuna genellik kazandırıyorlar.

Mecma-ul Beyan tefsirinde, "Size ne oldu da münafıklar hakkında

iki gruba ayrıldınız?!..." ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor:

"Bu ayetin kimler hakkında indiği hususunda ihtilaf vardır. Bazıları

demişlerdir ki: Bu ayet, Mekke'den Medine'ye gelen bir topluluk

hakkında inmiştir. Bunlar Müslümanlara karşı Islâm'a girdiklerini

göstermişlerdi. Sonra Medine'den hoşlanmadıkları, havasını

sihhatlerine uygun bulmadıkları için yeniden Mekke'ye dönmüş ve

şirk inancına bağlı olduk-larını göstermişlerdi. Sonra bunlar müşriklere

ait ticaret mallarıyla Ye-mame'ye yolculuk ettiklerinde,

Müslümanlar onlara bir baskın düzenlemek istediler. Fakat onlarla

ilgili olarak aralarında ihtilaf çıktı. Bazıları, 'Bunu yapmayalım, onlar

mümindirler.' derken bazıları, 'Onlar müşriktirler.' dedi. Bunun

üzerine yukarıdaki ayet indi. Bu rivayet, Imam Bâkır'dan (a.s) da

aktarılmıştır."

Tefsir-ul Kummî'de, "Onlar, sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi

istediler..." ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor: "Bu ayet, Eşca

ve Damreoğulları hakkında inmiştir. Bunlar iki ayrı kabileydiler.

Onlarla ilgili olarak şöyle bir haber anlatılır: Resulullah (s.a.a)

Hudeybiye seferine çıkarken onların yurtlarının yakınından geçti.

Resulullah (s.a.a) bundan önce Damreoğulları ile saldırmazlık an-

60 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

laşması imzalamıştı, onlarla anlaşmıştı. Ashap dediler ki: 'Ya

Resulullah, bunlar Damre-oğullarıdır. Şu anda onlara yakın bir yerde

bulunuyoruz. Korkarız ki, bizim Medine'den çıktığımızı duyduklarında

oraya saldırsınlar veya Kureyş müşriklerine arka çıksınlar.

Şimdi onlara görünsek olmaz mı?' Resulullah (s.a.a) buyurdu ki:

"Hayır! Onlar Araplar içinde anne-ba-baya karşı en iyi davranan, en

çok akrabalık bağlarını gözeten ve en çok anlaşmalara bağlı kalan

kimselerdir."

"Eşca kabilesinin yurdu, Damreoğullarının yurduna yakındı.

Bunlar Kinane kabilesinin bir oymağını oluşturuyorlardı. Eşca ile

Damre-oğulları arasında ittifak, birbirini gözetme ve eman verme

esaslı bir antlaşma vardı. Işte Resulullah'ın (s.a.a) sefere çıktığı o

dönemde, Eşca oymağının yurdunda kıtlık ve kuraklık hüküm sürerken,

Damreoğul-larının yurdunda bolluk ve ucuzluk vardı, yerleri

verimliydi. Bu yüzden Eşca kabilesi, Damreoğullarının yurduna

doğru harekete geçti."

"Resulullah (s.a.a) onların Damreoğullarının yurduna yürüdüklerini

haber alınca, Eşca üzerine hareket etmek için hazırlık yaptı.

Kendisiyle Damreoğulları arasındaki saldırmazlık antlaşmasına

dayanarak Eşca ile savaşacaktı. Bunun üzerine yüce Allah şu ayeti

indirdi: "Onlar sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki,

onlarla eşit olasınız. Onun için Allah yolunda göç etmedikçe, onlardan

hiçbirini dost edinmeyin. Eger yüz çevirirlerse, onları yakalayın,

buldugunuz yerde öldürün; onlardan dost ve yardımcı edinmeyin."

"Sonra Eşca oymağını bu genellemenin dışında tutarak şöyle

buyurdu: Ancak sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir

topluma sıgınanlar yahut sizinle veya kendi toplumlarıyla savaşmaktan

yürekleri sıkılarak size gelenler, (bu hükümden) müstesnadır.

Allah dileseydi, onları size musallat ederdi de sizinle savaşırlardı.

Artık onlar, sizden uzak durup da sizinle savaşmazlar ve

size barış teklif ederlerse, (bu durumda) Allah size, onların aleyhinde

bir yola girme hakkı (savaş izni) vermemiştir."

Nisâ Sûresi 85-91 ................................................................................................... 61

"Eşca oymağının yaşadığı yerler Beyda, Hill ve Mustebah'tı. Bu

yerler Resulullah'ın (s.a.a) karargâhına yakındı. Bu yüzden Resulullah'ın

(s.a.a), üzerlerine asker sevk etmesinden korktular.

Resulullah (s.a.a) da onlardan yana endişe içindeydi, onlar tarafından

bir saldırının gelmesinden korkuyordu. O, bu düşünceler içindeyken

Eşca oymağı reisleri Mes'ud b. Rüceyle başkanlığında

çıkıp geldi. Bunlar yedi yüz kişiydiler ve Sal' deresine yerleştiler. Bu

olay, Hicret'in altıncı yılının rebiu'l evvel ayında gerçekleşti.

Resulullah efendimiz (s.a.a) Üseyid b. Husayn'ı çağırarak ona şöyle

dedi: Dostlarından birkaç kişiyle git, Eşca'ın neden bizim tarafımıza

geldiğini öğren."

"Üseyid üç dostuyla birlikte onların bulunduğu yere gitti ve 'Niçin

geldiniz?' diye sordu. Eşca kabilesinin reisi Mes'ud b. Rüceyle

ayağa kalktı ve Üseyid ile arkadaşlarına selâm verdi. Sonra şöyle

dedi: 'Biz, Muhammed'le düşmanlığı terk edip, anlaşıp sulh yapmak

(saldırmazlık anlaşması imzalamak) için geldik.' Üseyid

Resulullah'ın (s.a.a) yanına geldi ve durumu ona haber verdi.

Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: Bunlar benim kendilerine saldıracağımdan

korktular. Bu yüzden benimle kendileri arasında bir barış

antlaşmasının olmasını istediler."

"Sonra Resulullah onlara kendisi gitmeden on deve yükü hurma

gönderdi ve şöyle buyurdu: 'Ihtiyaç duyulduğu anda hediye

göndermek, ne güzel bir davranıştır.' Ardından kendisi onların bulunduğu

yere giderek şöyle buyurdu: 'Ey Eşca topluluğu, niçin buraya

geldiniz?' Dediler ki: Bizim yurdumuz sana yakın bir yerdedir.

Kavmimiz içinde bizden sayıca daha az olan bir başka oymak yoktur.

Bize yakın bir yerde bulunmandan dolayı seninle savaşma endişesi

canımızı sıktı. Bunun yanında sayıca az olduğumuz için

kavmimizle de savaşmak istemedik. Böyle bir ihtimalin varlığı bize

sıkıntı verdi. Bunun üzerine sizinle saldırmazlık anlaşması imzalamak

üzere geldik."

Resulullah (s.a.a) onların bu önerisini kabul etti, onlarla

saldırmazlık anlaşması imzaladı. O gün orada kaldılar, sonra yurt-

62 ........................................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

larına döndüler. Işte onlar hakkında şu ayet indi: Ancak sizinle

kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluma sıgınanlar yahut

sizinle veya kendi toplumlarıyla savaşmaktan yürekleri sıkılarak

size gelenler, (bu hükümden) müstesnadır... Allah size, onların

aleyhinde bir yola girme hakkı (savaş izni) vermemiştir."

[c.1, s.145]

el-Kâfi adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Fadl Ebi'l

Abbas'tan, o da Imam Cafer Sadık'tan (a.s), "yahut sizinle veya

kendi toplumlarıyla savaşmaktan yürekleri sıkılarak size gelenler,

(bu hükümden) müstesnadır." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet

eder: Bu ayet Medlecoğulları hakkında indi. Onlar Resulullah'ın

(s.a.a) yanına gelmiş ve şöyle demişlerdi: "Senin Allah tarafından

gelen bir elçi olduğuna tanıklık etmek içimize sinmiyor. Dolayısıyla

sizinle beraber değiliz. Ama size karşı kavmimizin de yanında yer

almayız."

Ravi der ki: Imama sordum, "Peki Resulullah (s.a.a) onlara ne

yaptı?" Buyurdu ki: "Resulullah Arapların işini bitirinceye kadar onları

kendi hâllerine bıraktı, onlarla sulh yaptı. Sonra onları Islâm'a

davet edecekti. Onlar eğer bu çağrıyı kabul ederlerse, güvende olacaklar;

yok eğer kabul etmezlerse, onlarla savaşacaktı." [Ravzat-ul

Kâfi, c.8, s.327]

Tefsir-ul Ayyâşî 'de Seyf b. Umeyre'den şöyle rivayet edilir: Imam

Cafer Sadık'tan (a.s), "yahut sizinle veya kendi toplumlarıyla

savaşmaktan yürekleri sıkılarak size gelenler, (bu hükümden)

müstesnadır. Allah dileseydi, onları size musallat ederdi de sizinle

savaşırlardı." ayetini sordum. Bana şu cevabı verdi: "Babam bu

ayetin Medlecoğul-ları hakkında indiğini söylüyordu. Bunlar tarafsız

kalmışlardı. Peygamberimizle (s.a.a) savaşmadıkları gibi, kendi

kavimlerinin de yanında yer almamışlardı." Dedim ki: "Peki onlara

ne yapıldı?" Buyurdu ki: "Hz. Peygamber (s.a.a) düşmanlarının işini

bitirinceye kadar onlarla savaşmadı. Sonra onlara da diğer topluluklara

karşı sergilediği tavrı uyguladı." Ardından şöyle buyurdu:

"Ayette geçen 'hasiret sudûruhum' ifadesi, göğüslerinin daralması,

Nisâ Sûresi 85-91 ................................................................................................... 63

yüreklerin sıkılması demektir." [c.1, s.262, h:216]

Mecma-ul Beyan tefsirinde şöyle deniyor: "Imam Bâkır'dan

(a.s) rivayet edilen şudur ki, o hazret şöyle buyurdu: 'sizinle kendileri

arasında antlaşma bulunan bir toplum' ifadesinde Hilâl b.

Uveymir Sülemî'nin kabilesi kastedilmiştir. Hilâl, kabilesi adına

Peygamberimiz (s.a.a) ile saldırmazlık anlaşması imzalamıştı. Antlaşmada

şu ifade kullanılmıştı: 'Ey Muhammed, bize gelen bir

kimseyi korkutmayacağız. Sen de sana gelen birini korkutmayacaksın.'

Bunun üzerine yüce Allah, Peygamberimizi kendisiyle anlaşma

yapan bir kimseye karşı harekete geçmesini yasakladı."

Ben derim ki: Bu ve buna yakın anlamlar içeren rivayetler, ed-

Dürr-ül Mensûr tefsirinde çeşitli kanallardan Ibn-i Abbas'tan ve

başkalarından aktarılmıştır.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ebu Davud'un Nasih adlı eserinden,

Ibn-i Münzir'den, Ibn-i Ebi Hatem'den, Nuhhas'tan ve

Beyhaki'nin Süneninden, Ibn-i Abbas'ın; "Ancak sizinle kendileri

arasında antlaşma bulunan bir topluma sıgınanlar (bu hükümden)

müstesnadır..." ifadesiyle ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir:

"Bu ayeti, Tevbe suresindeki şu ayet neshetmiştir: "Haram aylar

çıkınca, müşrikleri buldugunuz yerde öldürün." (Tevbe, 5)